Hızlı yaşıyoruz ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz desek tahminimizce hiçbir metropol insanı buna katılmamazlık etmeyecektir.
Dünyamız tarihinde endüstri devriminden günümüze kadar gelen süreçte sermayenin belli bir sınıf için birikimi ve bunun getirdiği büyük yatırımlar ilk önce metropol oluşumlarını, metropoller insan ve iş kapasitesini karşılamamaya başlayınca ise metropol çevrelerindeki kentsel oluşumlarını ortaya çıkarmıştır. Kısacası, kentsel (urban) yaşam dediğimiz yaşam tarzı büyük veya küçük olsun her türlü yerleşim alanında kendini göstermeye başlamıştır.
Sanayileşme ile yakın bir organik bağda olan kentsel yaşam büyük sermayeler için çalışan insanları belli bir yaşam disiplinine sokmuş, insanların çalışma zamanlarını ve gelir eldelerini sabitlemiştir. Günümüzde girişimcilere bile baktığımızda bu insanlar gelir eldesi konusunda esnek olsalar bile çalışma zamanlarını tedarikçilerine ve müşterilerine göre ayarlama ve sabitleme durumunda kalmışlardır.
Sonuç olarak, kentsel yaşam sistemindeki insanların çoğu 24 saatlerini beslenme dışında aşağıdaki aktiviteler için harcamaktadırlar:
1) Ulaşım
2) Çalışma
3) Ulaşım
4) Özgür zaman
5) Uyku
Burada “ortalama” olarak konuşursak kentsel yaşam sistemindeki insanımızın hafta içi özgür zamanı 4 ila 7 saat arasında değişmektedir. Bu zaman dilimi içerisinde bu insanımızın beslenmesini ve fiziksel / zihinsel dinlenmesini çıkardığımızda kendisine ayıracağı net zamanın daha da azaldığını görmekteyiz.
Peki insanımız bu net özgür zamanında daha çok neler yapmaktadır?
Sevdikleriyle zaman geçirmektedir veya televizyon, internet ve diğer hobi / eğlence unsurlarıyla zamanını geçirmektedir diyebiliriz genel olarak…
Şimdi isterseniz başlığımıza dönelim ve sizi biraz düşünmeye davet edelim…
Lütfen aşağıdaki soruların cevaplarını en az 5 saniye düşününüz…
*
Sizce sevdiklerinizle zaman geçirmenin ve eğlenmenizin sebebi nedir?
*
Rahatlamak, stres atmak ve kendinizi işten sonra tekrar iyi hissetmek için mi?
*
Yoksa işten sonra eve zaten mutlu geliyorsanız daha fazla mutluluğu arzulamanız mı?
*
Sevdiklerinizle zaman geçirmenizin arınmanıza veya kişisel gelişimize ne kadar katkısı bulunmaktadır?
*
Eğlencenin ve hobilerinizin arınmanıza veya kişisel gelişimize ne kadar katkısı bulunmaktadır?
*
Hayatınızın herhangi bir bölümünde arınma veya kişisel gelişim yolunda mesafe katetmiş bir insan ile sohbet ettiniz mi?
*
Sohbet ettiyseniz, o insanda daha çok huzur mu yoksa daha çok mutluluk mu gözlemlediniz?
*
Hangisi size göre? Daha çok huzur mu, daha çok mutluluk mu?
*
Sizce huzur mu daha yoğun ve kalıcıdır, yoksa mutluluk mu?
*
Eğer huzur diyorsanız veya huzur ile daha çok ilgileniyorsanız lütfen yazımızı okumaya devam ediniz…
Biz, mutluluğu yakalanması o kadar da zor olmayan geçici bir duygu olarak görüyoruz. İşyerinizde herhangi bir gerginlik yaşamışsanız sevgilinizin veya eşinizin size vereceği küçük bir öpücük veya çocuğunuza sarılmanız veya arkadaşınızla hoş bir sohbet sizi anında mutlu edebilir, veya takımınızın galibiyeti sizi maç sonunda anında mutlu bir havaya sokabilir. Fakat, hayat gerçeği şudur ki, diğer gün yine o gergin iş ortamına girmek zorunda kalacaksınızdır veya takımınızın galibiyetinin mutluluğu gelecek haftaki zorlu derbiye kadar sürecektir.
Mutluluk sanılanın aksine o kadar da fazla çaba gerektirmez demek istiyoruz. Elbette, bu yorumumuz psikolojik durumu göreceli olarak daha iyi olan dostlarımız için geçerlidir. Mutluluğu bir türlü yakalayamayan dostlarımıza önerimiz aradıklarının gerçekten mutluluk mu huzur mu olduğunu sorgulamalarıdır. Belki de yakalayamıyorum dedikleri unsur huzurdur, evet huzuru yakalamak gerçekten uzun bir süreçtir diyebiliriz. Eğer bu yazıyı okuyan ve küçük bir mutluluğu bile zor yakalayan dostlarımız var ise bu dostlarımıza medikal tedaviyi özellikle tavsiye ederiz ve olumlu sonuçlarını garanti ederiz.
Yazımızın başlarında bulunduğumuz kentsel yaşam sisteminde özgür zamanlarımızın kısıtlı olduğundan bahsetmiştik ve arınma veya kişisel gelişimin huzur eldesi için gerektiğini ve bu sürecin o kadar da kısa olmadığını ima etmiştik.
Dostlar, özgür zamanlarımız kısa ise özgür zamanlarımız içinde elde edeceğimiz en iyi şey bir mutluluktur, bu yüzden bu konuda kimseyi yargılamıyoruz.
Ama istemez miyiz daha yoğun ve kalıcı bir kavram olan huzur ile tanışmak?
Acaba huzurlu olsak günlük problemler bizi eskisi kadar fazla etkileyecek mi?
(Biz size etkilemeyeceğini garanti ederiz)
Bu yüzden, sizlere tavsiyemiz kendi yaşam planlamanızı kendinize olabildiğince özgür zaman bırakarak yapmanızdır ki, bu zamanlarda arınma veya kişisel gelişimle kalıcı bir huzura kavuşasınız, her gün geçici mutluluklar için çaba gösterip zaman kaybetmeyesiniz.
Biliyoruz, yaşam temposunda ve yaşamın getirdiği sorumluklar düşünüldüğünde kendinize olabildiğince özgür zaman bırakmak kolay değildir, fakat, kaliteli bir yaşam istiyorsanız bunu denemelisiniz.
Elbette, yaratıcılığımızla özgür zamanlarımızı arttırdığımızda bu zamanlarımıza eski alışkanlıklarımızı yapıştırmamak gerekiyor. Bu yarattığımız zamanları özellikle yalnız kalıp kendimizi ve hayatı düşünmeye, gerektiği zaman bilgi desteği almaya, arınmaya veya kişisel gelişime ayırmalıyız, eski aktivitelerimiz ise aynı oranda kalmalı, onların zamanını bu ekstra yarattığımız zamanlara sarkıtmamalıyız.
Eğer zorlama bir şekilde arınma veya kişisel gelişim programlarına katılırsak bir sonuç elde edemeyeceğimizi belirtmek isteriz. Bunu gerçekten istemek, kalpten arzulamak gerekiyor, zaten bunlar olduğu zaman o programlara bir ihtiyaç da kalmayacaktır, fakat katılmak bir tercihtir elbette…
Şunun altını çizmek isteriz ki, insanın potansiyeli çok geniştir ve kalpten istediği zaman arınma veya kişisel gelişim için başka bir aracıya normal koşullarda ihtiyacı yoktur.
Bizce, kalpten isteyebilmek için de zihnimize gereken zamanı ayırıp, onun sayesinde kalbimizdeki tüm bariyerleri ortadan kaldırmalıyız. Çevremizdeki öznelerle birlikte hayatımızı değerlendirip, kendi duruşumuzu ortaya koymalıyız. Bize doğru veya yanlış gelen herşeyi sorgulayıp ve toplum yargılarından uzaklaşıp (ne de olsa toplum bilge dolu değil) yalnız kendi duruşumuza / hedeflerimize ait özgün bir şablon ortaya çıkarmalıyız. Bu kendimize olan saygımızı arttıracak ve kendimizle daha da barışmamızı sağlayacaktır. Böylelikle, kalbimiz daha da rahatlayacak ve kendi duruşumuz / hedeflerimiz doğrultusunda çarpmaya başlayacaktır. İşte bu zaman, arınma veya kişisel gelişime başlamamız için en doğru zamandır, çünkü zorlama hiçbir şey yoktur.
Fakat, daha önce de belirttiğimiz gibi bu özgür zamanları yaratmamız gerekiyor. Kenstel yaşam sistemi de bunu engelliyor.
Esasında bunu bir o kadar da bizler engelliyoruz:
“İşyerinde illa yükseleceğim diyoruz, bunun için işi eve taşıyıp özgür zamanlarımızdan çalıyoruz.”
“Bir çocuk daha istiyoruz ve özgür zamanlarımızı daraltıyoruz.”
“Zamanımızı eğlenceye dayalı geçici mutluluk getiren aktivitelere harcıyoruz.”
“Maaşlı çalışacağım diye, alternatif para kazanma yöntemlerini araştırmıyoruz, sorgusuz sualsiz sabit zaman yatırımı yapıyoruz.”
“Maddi açıdan sorunsuz bir şekilde yaşarken, daha fazla kazanma hırsı uğruna gereksiz yatırımlar yapıp özgür zamanlarımızı dolduruyoruz.”
Yani dostlar, kentsel yaşam sistemi bizden neyi bekliyorsa çok daha fazlasıyla yapıyoruz, sürüden ayrılmayı ise pek sevmiyoruz.
Sizlere arınmanın veya kişisel gelişimin beraberinde getirdiği huzur ile yaşamınızdaki tüm problemleri etkisiz hale getirecek, mutluluklarınızı daha daim kılacak ve sadece sizi değil çevrenizdekileri de rahatlatacak bir potansiyele sahip olduğunu, bu yolda olabilmek için ise bireyin kentsel yaşam sistemindeki yukarıdaki örneklerle bu yolu karşılaştırıp fedakarlık göstermesi gerektiğini belirtmek isteriz.
Zamanın kentsel yaşam sistemi tarafından yönetildiği ve geçici mutluluk depozitolu bir yaşam mı, yoksa zamanın sizin tarafınızdan yönetildiği ve kalıcı huzurun olduğu bir yaşam mı?
Unutmayın, ikincisi emek ister, fakat birincisindeki mutlulukları daha etkili ve daim kılar, çünkü huzurlu bir bünye aynı mutluluğu nötr veya huzursuz bir bünyeye göre çok daha güzel deneyimler ve hayattan zevk aldırır.
Sevgiyle ve bilgiyle kalın…
-
Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm II
Adem, Havva ve çocukları vardı ilk başta… ve ilk insanlar şimdi olduğu gibi birbirlerinden farklı nitelikteydiler.
Ava çıkabilen vardı, çıkamayan vardı; doğuştan yetenekli olan vardı, olmayan vardı; tüm bu örnekleri bildiğiniz tüm sıfatlar için genişletebiliriz.
Daha bu zamanlardan, bir sıfatı diğer insanın aynı sıfatına göre baskın olan insan her zaman daha avantajlı ve daha üretken konumda idi. Örneğin güçlü insan odun kesip sahiplendikçe, ekonomik seviyesi diğer güçsüz insandan artarak farklılaşmaya başlıyordu. Günümüzde toplumdaki insanlar arasında bu kadar keskin bir ekonomik seviye farklılığının olması dünya tarihi boyunca bizlerin akümüle bir şekilde yardımlaşmaya yeteri kadar önem vermeyişimizin bir göstergesidir diyebiliriz. Bu noktada daha ilk baştan şu soruyu sormak önemli:
Avantajını kullanan o güçlü insan, onun kadar odun kesemeyen güçsüz insana neden yardım etmiyordu?
Çünkü odağı kendindeydi. Kendisini diğer insanlarla karşılaştırdıkça kendine olan hayranlığı artmaya başlıyordu. Kendine olan bu tutkusu ve heyecanı kendisini yaratan Tanrı’yı bile ona unuttururken nasıl olacaktı da güçsüz olan diğer insanı düşünüp ona yardım edecekti?
Kendi doğal yeteneği sayesinde elde ettiği kazanımlar da onu memnun ediyordu, gururunu okşuyordu ve kazandıkça sonsuz bir cennet havasına bürünüyordu. Yaşadığı sürece bu kazanımların ve kazanma tutkusunun onun için bir sonu olmayacaktı.
Burada, isterseniz hırsın ilk yazımızda da verdiğimiz TDK tanımını tekrar hatırlayalım:
Hırs: Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku
Evet, o insan “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızda analizini detaylıca yaptığımız üzere doğasında hırslıydı ve dünya kaynakları tüm insanlara yetecek kadar ayarlanmış olmasına rağmen, o ve onun gibi insanların daha çok kazanma ve tüketme arzusundan dolayı bu kaynaklar bu durumda limitli bir konuma gelmeye başlıyordu.
Buna rağmen, o hırslı ve nitelikli insan gibi bireyler için dünya kaynakları tüm hayatları boyunca yetecek kadar fazlaydı ve bu yüzden bu onlara bir limitsizlik hissi veriyordu ve daha fazlasını istiyorlardı.
Ancak anlayacağımız üzere, dünya kaynakları bu bireylerin daha çok kazanma ve daha çok tüketme tutkusundan ve yardımlaşma yoksunluklarından dolayı gerçekte diğer insanlar için limitli hale geliyordu, hele hele o güçsüz insan gibi bireyler için çok daha limitliydi dünya kaynakları…
Devamlı daha fazlasını isteme hırsımız olursa ne olur sizce?
Bu dünya kaynakları “hepimize” yetebilir mi?
Bizce, hepimizin doğasında hırsın var olduğunu (analiz için bkz. “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I”) düşündüğümüzde bu hırsı sadece yüksek nitelikli insanlar kendilerine yetecek ve artacak bir varlığa dönüştürebilmektedirler. Nitelikleri bu insanlardan daha düşük seviyede olan insanlar ise ne kadar hırslı olurlarsa olsunlar – bireylerarası yardımlaşma ve dayanışma olmadığı sürece – sahip olunabilecek varlıklar bağlamında nitelikli insanlar altında ezilecekler ve dünya kaynakları da bu insanlar için yetersiz ve limitli bir hale gelecektir. (Bu noktada, “bir insan çalışarak niteliksiz bile olsa herşeyi başarabilir” eleştrisinin gelmesi olasıdır. İç motivasyon, azim ve çalışkanlığın da genetik ve/veya yaşamın getirdiği bir nitelik olduğu “İdollerimiz” isimli yazımızdan konunun daha iyi anlaşılabilmesi için incelenebilir)
Günümüzde dünya kaynakları yetersiz ve limitlidir denilirken bunun kökeninde Tanrı’nın takdiri aranıyor veya bu sonuç popülasyon artışına bağlanıyor. Ya da dünya kaynaklarını akılcı ve verimli kullanmıyoruz, daha akılcı ve verimli kullanmalıyız deniliyor.
Peki, anlaşılmaz boyutta olan ve dünyanın kaynak dengelerini bozan daha fazlasını isteme hırsımız hiç düşünülüyor mu?
Açıkçası, Tanrı Adem ve Havva’dan bu yana dünya popülasyonuna (artmasına rağmen) gerekli dünya kaynaklarını sunmuş ve şu an dünyamızı düşündüğünüzde paylaşımın ve yardımlaşmanın gerektiği gibi yapılması durumunda bu dünyada kimsenin aç kalmayacağını açıkça görebiliriz. Bu sebeple, dünya kaynakları yetersiz ve limitlidir tezinin kökeninde Tanrı’nın takdirini ve popülasyon artışını aramanın doğru olmadığını anlayabiliriz. Bunun yanında dünya kaynaklarını akılcı ve verimli kullanmıyoruz düşüncesi gerçeğe en yakın tespit diyebiliriz fakat bu tespitin daha çok politik bir yaklaşım olduğunu, konunun temelinde ise her dünya bireyinin yaşam tercihlerini içeren sosyal bir yaklaşım aramamız gerektiğini belirtmek isteriz. Bu sosyal yaklaşımda ise konuyu bireye indirmek yatıyor, yani dünya kaynaklarının her bireye düşen paydasının o birey tarafından nasıl kullanıldığını incelememiz ve gözlemlememiz gerekiyor.
Konuyu bireye indirdiğimizde ise ilk inceleme alanı insanın doğası olmaktadır. Bu noktada, insanın doğasında hırsın ve sabırsızlığın olduğunun analizini yaptığımız “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızı incelemenizi rica eder, yorumlarınızı bekleriz.
Peki, insanın doğasının dışında başka neleri gözlemlemeliyiz?
İnsanın dışında bu dünyada başka ne kaldı ki gözlemleyecek? Hizmetimizde olan bitki ve hayvanları da gözlemleme durumuna giremeyeceğimize göre…
Evet, yazımızın bundan sonraki bölümü Tanrı ve meleklere inanan okurlarımız için daha enteresan gelecektir diyebiliriz.
Bu noktada öncelikle kendi doğamız, nefsimiz (ruhumuzun kötü tarafı bağlamında) ve Tanrı’dan sakınma duygumuz olan takvanın dışında dünyamızda süregelen eşitsizlikler zinciri ve bunun kökeninde bulunan yardımlaşma ve dayanışma yoksunluğumuzu körükleyen ve doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı ateşleyen melek olan şeytandan bahsetmek istiyoruz.
Birçoğumuz birçok dinde geçen şeytan fısıldaması terimini duymuşuzdur. Bilmeyenler için açıklamak isteriz ki, bu fiziksel bir ses veya fısıldama değildir, bilakis bir histir.
İç ses konusu hakkında bilgi sahibi okuyucularımız şeytan fısıldamasını aynı bağlamda almamalıdırlar. Hem nefse ve hem takvaya ait, hem de ikisinin taleplerini bir karar mekanizmasında işleme sokan üç adet iç sesimiz bulunmaktadır ve kendimize odaklanırsak bunları çok rahat duyabiliriz, fakat biz şimdilik bu konuyu başka bir yazıya erteleme tercihindeyiz.
Evet, dediğimiz gibi şeytan fısıldaması ise fiziksel bir sesten öte bir histir ve bu da biz doğru birşey düşünürken negatif ve endişe verici, hatalı birşey düşünürken ise pozitif ve destekleyici bir histir. Nefsimizin sesi ile şeytan fısıldaması ileri düzeyde kendini dinleyen bireyler için bile hala ayırt edilmesi zor unsurlardır, çünkü ikisi de kötülük amaçlıdır, farkları nefsimizin sesinin içsel, şeytan fısıldamasının ise dışsal olduğudur. Şeytan fısıldamasının yanında nefsimizin sesi biraz primitif ve masum bir kötülüktür, bir çocuğun ısrarla elmalı şeker istemesine benzer, fakat şeytan fısıldaması çok daha sofistike ve akıl çelen bir olgudur.
Şeytan fısıldamasının en tipik özelliği insanın verdiği kararlarda ortaya çıkar. Şeytan fısıldaması insana kendi verdiği kararları hür iradesiyle kendi verdiği izlenimini de aşılar. Bu kötülük amaçlayan dışsal ama içimize nüfuz eden his bilinçaltımıza girip buradan bilincimizi kontrol etmeye çalışır ve eğer takva gibi bir duygumuzu bilincimizde kullanmaz isek bilincimizi ele geçirip kararlarımızı etkileyip şekillendirir. Biz de bilincimizde kararımızı kendimiz verdik zannederiz.
Sevgili dostlar, şeytan fısıldaması çok ama çok tehlikelidir ve şeytanın dünyadaki tüm insanlara aynı anda fısıldama yeteneği bulunmaktadır.
Tartışan iki insan düşünün. Şeytan ikisinin de aynı anda bilincini, kararlarını ve eylemlerini kontrol ederek ikisini de bir kavgaya sokabilir.
Sizlere tavsiyemiz, kendiniz ile yalnız kalıp kendinizi iyice dinlemenizdir. Zaman farketmez, bu noktadan sonra hem iç sesler hem de şeytan fısıldaması hakkında her türlü yorumunuzu bekleriz.
Farkındalık diyorlar ya, alın size farkında olunması gereken en önemli öğelerden birkaçı, lütfen zamanınızı ayırınız. Farkında olanlarımızdan ise kesinlikle ve memnuniyetle yorum bekleriz.
Neden bunları anlatıyoruz? Şimdi bir analiz zamanı…
“Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızı okuduysanız zaten doğamızda hırs ve sabırsızlık gibi iyi olmayan iki özelliğin bulunduğunu biliyoruz. Bunların üstüne üstlük bunları destekleyici bir nefsimiz ve en önemlisi şeytanın da olduğunu biliyoruz. Dünyamızdaki süregelen eşitsizlikler zinciri de apaçık ortada… Eşitsizlikler zincirinin sebebinin bireylerarası yardımlaşma ve dayanışma yoksunluğu olduğunu da biliyoruz ve bunlar olsa dünya kaynaklarının bize yeteceğini ve huzurlu bir dünyada yaşayacağımızı da biliyoruz.
Peki bu amaçlara ulaşmak için bizim elimizde hangi araçlar var?
Evet sevgili dostlar, size takvayı sadece anahtar kelime olarak vermek istiyoruz. Yani Tanrı’dan sakınma duygusu… İlerleyen yazılarda bu konuya da detaylıca değineceğiz.
O zamana kadar şunu unutmamanızı isteriz ki, Tanrı’dan sakınan şeytana mağlup olmaz, liderliği de kötülüğe vermez.
Şu an ister inanın ister inanmayın bu dünya şeytanın egemenliğinde bulunmaktadır. Bunu anlamak için iş ve aile yaşamlarınızdan kendinize zaman ayırıp biraz düşünmeniz yetecektir veya zaten siz de bu gerçeği biliyorsunuz.
Evet, takva… gerçekten araştırmaya ve düşünmeye değer bir kavram… Buna irade de diyebilirsiniz… Üç iç ses ve bir dış sesin farkında olmak… İşte, bireysel baza indirdiğimiz dünya kaynakları problemini ancak ve ancak bu farkındalığın sağladığı bireysel çözümlerle sosyal seviyeye getirip bir potada kalıcı olarak çözebiliriz.
Herşey bizde bitiyor, Tanrı zaten dünya tarihi boyunca insanlığa yetecek kadar dünya kaynağı sağlamış, şu anda paylaşmayı bilsek dünya kaynakları zaten hepimize yeterli konumda ve Tanrı demek ki ileride de bize yeterli kaynak sağlayacak… Sorun popülasyon artışında da değil bu bağlamda…
Sorun politikalarda da değil, politikacıları başa getiren de bizleriz. Ama şunu unutmamalıyız ki, biz değişmez isek bunun yansıması olarak politikacıların eylemleri de değişmeyecektir.
Evet sevgili dostlar, herşey bizde bitiyor. Herşey bir toplumsal değişimde bitiyor. Burada ise bireysel anlamda her insanın içiyle bir hesaplaşmaya girmesi gerekiyor.
Hesaplaşmaya girmek için ise “içimiz tam olarak nedir?” “bizlerin dışında dışımızda bizi etkileyen kim(ler) vardır?” gibi soruları sorup, cevaplama ve kendimizi anlama ihtiyacındayız.
İşte bu noktadan sonra takvamızla bireysel bazda bir değişime başlayabiliriz, bu da ilerleyen vadede sosyal bir dönüşüm oluşturur, doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı körükleyen nefsimiz ve şeytana mağlup olmayız ve dünya kaynaklarını “devlet aracılığıyla değil, kendi irademiz ve gönlümüzce” paylaşarak daha eşitlikçi, huzurlu ve mutlu bir dünya tasarlamış oluruz.
Sevgiyle, bilgiyle ve felsefeyle kalın…
-
Tüm Dünya Kaynakları Bizlerindir
“Bilmiyorum, bu sorduğunu hiç düşünmedim.”
“Yahu boşver, fazla kurcalama böyle şeyleri, sen yaşamını sürdürmeye bak.”
“:) Enteresan bir soru!”
“Bunun cevabını kim biliyor ki, bana soruyorsun.”
“Onu sadece Allah bilir.”
“Cevabı bulunması zor bir soru. Bunun için zaman kaybetmeye değmez.”
Evet dostlar, bu cevaplar bu yazıyı yazmadan önce çevreme yönelttiğim bir sorunun cevapları…
Sorum ise “Neden bu dünyadayız?” idi.
Bu sorunun cevabını bulabilmek için bence iki yaklaşım bulunmaktadır.
Birincisi, eğer Tanrı yok ise biz neden bu dünyadayız?
Var olmamız ve bu dünyada bulunmamıza rastlantısal olayların zinciri olarak bakıyorsak Tanrı gibi bir öznenin bulunmadığı bir rastlantısal olaylar zinciri sonucu bu dünyada neden bulunduğumuzu bulmamız imkansız gibi bir şeydir ve bence hatta imkansızdır, çünkü bizi bu dünyaya konumlandıran ve bu dünyada bulunmamızın nedeninin sahibi bir özne bu ihtimalde bulunmamaktadır.
Yine Tanrı yok ise ve bu dünyada konumlanmayı ezelde atalarımız, yani insanoğlu seçtiyse bunun nedeninin bilgisi günümüzde kimsenin elinde bulunmamaktadır. Bu yüzden, bu yazımda ben ikinci yaklaşımı incelemek istiyorum.
İkinci yaklaşım, Tanrı’nın var olma durumunda Tanrı’nın bizi neden bu dünyada konumlandırdığıdır.
Net ve açıkça söyleyebilirim ki, neden özellikle bu gezegende bulunduğumuzu şu ana kadar anlayamadığımız gibi kıyamet gününe kadar da kolay kolay anlayamayacağız.
Bunu sizlerle biraz sonra açıklayacağım ama şunu da belirtmek isterim ki, bu dünyada diğer taraftan ne amaçla bulunduğumuzu kutsal kitaplarla ya da sadece düşünerek bulma imkanımız vardır.
Şimdi size biraz rüyalardan bahsetmek istiyorum…
İslamiyete göre insanın ruhu bedeninden iki şekilde ayrılır. Birincisi hepimizin bildiği gibi ölüm, ikincisi ise rüya hali…
Yaptığım araştırmalar ve karşılaştırmalar sonucu sizlere şunu söyleyebilirim ki, ben rüyalarımda şu ana kadar normal bir insanın deneyim kazanmadığı kadar boyutlar arası olaylarla karşılaştım, bu olaylar rüya içerisinde de oldu, rüya boyutu ile yaşadığımız boyut arasındaki ara boyutta da oldu. Bunun yanında gelecekteki olayları gördüğüm nadir deneyimler de gerçekleşti, tabi ilerleyen zamanda bunların çoğalmasını diliyorum şu an sadece…
Sizlere şu an bu deneyimlerimi anlatmayacağım ve bu deneyimleri ileride boyutsal deneyimlerle ilgili yazılarıma ertelemeyi tercih ediyorum. Ama size anlatmak istediğim, biraz sonra girişini yapacağım felsefe salt dünyevi gözlem ve düşünme içermiyor. Bunun yanında rüyalarımdan da destek alıyorum.
Evet, dediğim gibi, neden özellikle bu gezegende bulunduğumuzu insanoğlu olarak şu ana kadar anlayamadık ve iddiama göre kıyamet gününe kadar da kolay kolay anlayamayacağız.
Burada bir analoji kullanalım…
Rüyalarımızda bulunduğumuz zamanlar ve mekanlar kendi irademiz ve bilincimizle seçtiğimiz koşullar mıdır?
Rüyalarımızda çoğunlukla neden o zaman veya mekanda bulunduğumuzu bilemeyiz değil mi?
Evet, rüya boyutuna geçişimiz irademiz ve bilincimiz dışında gerçekleşmektedir.
Bu noktada, bazı dostlarımız “Hayır, ben bazı rüyalarımda o an rüyada olduğumu fark ediyorum ve bilinçli olarak rüyada kalıyorum veya uyanıyorum.” diyebilecektir. Araştırmalarıma göre bu durumlar daha nadir durumlardır ve tecrübelerime göre söyleyebilirim ki “o an rüyada olduğunu fark etme hali” ruhun rüya boyutuyla yaşadığımız boyut arasında bir geçiş noktasında olduğunun ve yaşadığımız boyuttaki bilincimizin rüyaya uzaktan da olsa dahil olma durumudur. Örneğin, bu sebeple kendi irademiz ve bilincimizle çok rahatça rüyadan çıkabiliriz.
Sizi biraz meraklandırmak isterim ki, ilerleyen yazılarda bu ara boyutta daha neler gerçekleşiyor anlatacağım ve bu konulara karşı önyargınız yok ise parmaklarınızı ısıracaksınız.
Tezimize dönersek, rüyadaki mekan veya zamanda neden bulunduğumuzu ve gerçekleşen olayların neden gerçekleştiğini bilmememize benzer bir şekilde, neden bu gezegende ve bu zaman diliminde yaşadığımızı ve kaderimizi bilmememiz; rüyanın üst boyutunun yaşadığımız boyut olduğuna benzer bir şekilde, yaşadığımız boyutun da başka bir üst boyutunun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Dikkatinizi çektiyse, bu sonuca ulaşmak için rüya fenomenini deneyimlemek ve düşünmek yetiyor. Yine dikkatinizi çektiyse, burada yaşam ve yaşam paraleli boyutlardan (rüya, cinler boyutu vb.) bahseden kutsal kitaplar bu tezi etkileyen bir konumda bulunmamaktadır.
Sizlere burada altını çize çize belirtmek istiyorum ki, çevrenizde gördüğünüz bağnaz dindarların inancı bir yana, inanç yukarıdaki tezimden de anlaşıldığı gibi tamamıyla sol beyin işlevi olan mantığın ürünü bir duygudur. İnanç, derinliğini kavramadan kutsal kitap ezberlemek ve özellikle günümüz bağnazlarının yaptığı gibi bozulmuş hadisleri tatbik etmek değildir. Her zaman vurgulandığı ama pek uygulanmadığı gibi, gerçek dinden en çok kitabına sadık ve düşünerek onu anlamaya çalışan insanlar faydalanmaktadır. Sonuçta gerçek inançlı insan kontrolsüzce sürüklenen bir koyun değil, kontrolü mantığıyla elinde bulundurandır.
Hatırlarsanız, rüya boyutu ile yaşadığımız boyut arasındaki ara boyuttaki deneyimlerin nadir olduğunu belirtmiştik. Bu bağlamda, yaşadığımız boyut ile de bir üst boyut arasındaki deneyimler de bu konularda çıkıp konuşan kimse olmadığından veya bu deneyimleri yaşasalar bile konuşmadıklarından ya hiç ya da nadir olarak bulunabilir diyebiliriz. Ben açıkçası böyle bir deneyim yaşamadım. Keşke yaşayabilsem…
Sanırım ölüp daha sonra kalp masajıyla hayata geri dönenler böyle bir deneyim yaşıyor olsalar gerek…
Bu bağlamda, eğer bir üst boyut var ise, biz de üst boyuta göre bir anlamda bu dünyada bir rüyadayız. O zaman, öldükten sonra bilincimiz, rüyadan bulunduğumuz boyuta geçtikten sonra arttığı gibi, üst boyuta geçince daha da artacak ve üst boyutta dünyada yaptığımız davranışları çok daha net ve doğru bir şekilde analiz edebileceğiz. Bakın, buraya kadar hep kutsal kitap dışı gözlem ve mantıkla konuşuyorum, diğer yandan enteresandır ki, ölüm sonrasında insana sergilediği davranışların gösterilmesi ve insanın pişman olması kutsal kitaplarda da geçmektedir.
Sonuçta, yaşadığımız boyut ile üst boyut arasında deneyimler ya hiç bulunmadığından ya da nadir olarak bulunabildiğinden, daha önce de belirttiğimiz gibi, insanoğlu olarak neden özellikle bu gezegende bulunduğumuzu kıyamet gününe kadar kolay kolay anlayamayacağız gibi gözüküyor.
Ancak hatırlarsanız, yazımızın başlarında bu dünyada ne amaçla bulunduğumuzu kutsal kitaplar veya sadece düşünme sayesinde bulabileceğimizden bahsetmiştik.
İslamiyete göre insanların farklı nitelikte ve koşullarda yaratılmalarının sebebi birbirlerini tanımaları, bunun yanında, Adem ve Havva kaynaklı olan kardeşliklerini ve dolayısıyla barışlarını tekrar kazanmaları amaçlı bir sınavdır. Elbette, iyi bir insan olmanın yanındaki başka bir tip sınavdır bu. İyi bir insan olmak bireysel bir sınav iken, dünyadaki insanların kardeşliklerini ve dünya barışını tekrar kazanmaları toplumsal bir sınavdır.
Bu noktada sizlere okumadıysanız blogumdaki “Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” ve “Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm II” isimli yazılarımı incelemenizi öneririm.
Bu dünyada aşikar olarak gözüken bir eşitsizlikler zinciri var iken bu dünyada ne amacımız olması gerektiğini hala derin derin düşünmeli miyiz dostlar?
Aracımız bozulursa yaptırırız, elimiz kanarsa pansuman yaparız. Eh, dünyada da rekabet, savaşlar ve eşitsizlikler var ise – kutsal kitapları da bir tarafa koyalım – bizim bu dünyada bulunma amacımızın ne olması gerektiğini hala düşünüyor muyuz?
Bazı dostlarımız gelişim diyebilecektir. Ama gelişim “ana sorun” olan eşitsizlikleri bertaraf etmekten sonra ikincil bir amaç konumunda olmamalı mıdır?
Bakın, sağlıklı bir mantıkla düşündüğümüzde de, kutsal kitaplara başvurduğumuzda da aynı sonuca varıyoruz. Bu dünyadaki amacımız iyi bireyler olmak ve dünya barışını yakalamak olmalı. Bunun için de kötülüklerin ve savaşların beşiğindeki kavramlar olan hırs, rekabet, milliyetçilik ve sayamayacağım kadar fazla olan kötü davranışları (kutsal terimle günahları) üzerimizden atmalıyız.
Bu sözler hiç yabancı gelmiyor değil mi size?
Bazı sözler bize mantıklı ve bilindik ise ve hala uygulamaya geçmemişsek bu sözlerin bilincimizdeki yerini sorgulamamız gerekir.
Evet, biz insanoğlu olarak daha en baştan kardeştik. Adem ve Havva bizlerin büyükannesi ve büyükbabası. Ama kardeşliğimizi ve barışımızı kaybettik. Peki, artık ne yapmamız gerekiyor sizce?
Şu anda yaşadığımız gerçeklik doğru olan mı?
Bence, doğru olan tek gerçeklik bulunmaktadır ve biz de bundan oldukça uzağız.
Doğru olan gerçeklik ise, kardeş olmamız ve tüm dünya kaynaklarının bizlerin olmasıdır.
Belki şu anda dünyadaki ilk 100’deki zengin kişiler dünya kaynaklarının önemli bir bölümüne sahip olabilirler ama bu doğru olan gerçeklik değil dostlar…
İşte, burada bize düşen bu trajik gerçekliği daha doğru ve mutlu bir gerçekliğe dönüştürmemizdir. Eğer bunu başarabilirsek bu gezegen hem maddi hem manevi bir refaha ulaşacak ve ben bundan eminim.
Eminim demek farklı bir şey, aksiyona geçmek demek. Yoksa bu sözler bazı dostlarımıza bilindik gelebilir. Bilindik gelmesi emin olmak için yetmiyor. Lütfen bunu başardığımızda çok daha mutlu olacağımıza emin olmaya çalışalım.
Şunu da unutmayalım, bu dünya kaynakları Tanrı tarafından tüm insanlara eşit dağıtılmasa bile, eşit paylaşmak bizim görevimiz ve sınavımızdır.
Bu yüzden her fakirin her zenginin imkanlarında hakkı vardır. Burada da zenginlere çok görev düşmektedir, bunlardan en önemlisi ise islamiyetteki zekat ve sadakadır.
Dilenciye “git sen de çalış” diyen acımasızlar var içimizde, onlar daha ne amaçla yaşadıklarının farkında bile değiller.
“Sen daha imkanlı, o daha imkansız koşullarda olmuş olabilir, söyler misin burada onun suçu, senin önceliğin nerededir? Atalarınızın da büyükleri Adem ve Havva değil midir?”
“Nereden biliyorsun, belki çalışmak istedi ve iş bulamadı?”
“Belki dilenince hazır paraya şeytan onu alıştırdı ve içinden çıkamıyor bu pis durumun?”
“Senin görevin, o namuslu da olsa, şeytan yüzünden namussuz durumuna da düşse, zengin olarak büyüklüğünü göstermen ona maddi ve manevi yardım elini uzatmandır.”
“O senin kardeşin, bunu unutma…”
“Sadece para yardımı da yetmiyor. Oturup birkaç kelime sohbet edip onun psikolojik durumunu da düzeltmen gerekiyor, bu da senin görevindir, çünkü sen onun ağabeysisin…”
“O eğer sahtekar bir yola düşmüşse, onu bu yoldan çıkarmak da senin görevindir, şunu unutma ki şeytanın en çok yaklaştığı ve saptırdığı insanlar güçsüz insanlardır… O da sahtekarlığa sapmış olabilir… Büyüklük gösterip, ona iş bulmak da senin görevindir…”
Evet dostlar, burada zengin – dilenci örneğinin yanında, sosyal sorumluluk programları maskesiyle marka stratejisi uygulayan kurumlardan da bahsetmek gerekir ve onların da yukarıdaki örneği okumaları şart, ama kalpleri var ise…
Öte yandan, endüstrimizde muhtelif firmalarda çalışan mavi veya beyaz yakalı çalışanlar limitli gelirler ile ancak hayatlarını sürdürebiliyorlarsa şunu da unutmamalıdırlar. Hepsinin bu firmaların kapitallerinde hakkı vardır çünkü tüm dünya kaynakları bizlerindir ve bunları paylaşmayı artık öğrenmeliyiz.
Şu anda ise, çalışanlar kendi haklarına sahip firmaların kapitalini tam tersine daha da güçlendiriyorlar ve uçurumlar daha da büyüyor. Bence burada yanlış giden bir şeyler var…
Unutmamalıyız ki, eğer paylaşmayı öğrenemez isek gerçekten bu sınavda kalacağız!
Özellikle bu konulara daha önce bu kadar yakın olmamış dostlarıma daha geniş açıdan bakmalarını ve tüm dünya kaynaklarının belli kişilere, kurumlara, milliyetlere ve devletlere değil tüm insanlığa ait olduğunu görmelerini rica ediyorum.
-
Eğitim Sisteminin İş Dünyası
Bu yazıda sizlere eğitim ve iş dünyasındaki önemli deneyimlerimden de örnekler vererek eğitim ve iş dünyamızın süregelen durumunu genel bir perspektiften değerlendirmek istiyorum.
İki üniversite mezunuyum ve birçok eğitim kurumundan sertifikalarım bulunmaktadır. Kariyerim boyunca çalıştığım firmalar bir yana, Temmuz 2011 itibariyle 270’den fazla firmada 400’den fazla iş görüşmesi yapmış bulunduğumdan, şu ana kadar endüstrimizdeki birçok firmayı gözlemleme imkanına sahip oldum.
Öncelikle isterseniz biraz ülkemizdeki eğitim sisteminden bahsedelim. Ataerkil bir kültüre sahip olan ülkemizde kadınlara erkeklerden daha az değer verilmesinin yanında bundan çocuklar da nasibini almıştır. Bu, doğal olarak eğitim sistemimize de yansımıştır.
Esasında baktığımızda kişilik gelişimini tamamlamamış çocuklar her kültürün eğitim sisteminde az veya çok bir otoriteye maruz bırakılmışlardır, ancak özellikle ülkemizde bu otorite ekstrem boyutlara ulaşmıştır diyebiliriz.
Kendimden örnek verirsem, ilkokulda yaptığım yaramazlıklardan dolayı sınıf öğretmenimiz Nihal Hanım ahşap sopasıyla her zaman avuç içlerimi kıpkırmızı yapmıştır. Yıllar sonra, Facebook’ta ilkokul arkadaşlarım ile buluşunca arkadaşlarım öğretmenimizi ziyaret etmek ve ona pasta götürmek istediler. Ama ben, açıkçası, o lanet kadını ziyaret etmek istemedim. Bir çocuğa şiddet uygulamanın yanlış olduğu bilincinde olmayan eski kafalı ve dar görüşlü basit bir kadındı benim için Nihal Öğretmen.
Bunda elbette ebeveynlerin de katkısı bulunmaktaydı bizim zamanımızda. “Eti senin, kemiği benim” sözünü hatırlarsınız…
Ülkemizdeki eğitim sisteminin diğer bir yüzü de asker gibi yetiştirilmemizdi. Okulda her Pazartesi ve Cuma günleri yapılan törenler, söylenen marşlar, öğretmenler tarafından verilen “rahat – hazır ol” komutları bizi bir asker disiplinine getirmeyi amaçlayan ve dolaylı olarak çocukluğumuzu yaşamamıza bariyer konumunda olan eylemlerdi.
Tüm bu negatifliklere rağmen bu eğitim sistemine bir şekilde ayak uyduran arkadaşlarımız vardı ve başarılı oldular ama ben bu kesimden değildim ve ilkokuldan tutun üniversite son sınıfa kadar birçok zorluk yaşadım. Bu tarz bir eğitim şekli bana göre değildi ki Anadolu Liseleri Giriş sınavına zorla 2 ay çalışabildim ve ortalamanın biraz üstü bir liseyi kazandım. Halen keşke beni sınava 8 ay çalışmaya teşvik edecek bir eğitim sistemi olsaydı ve daha iyi bir lisede okusaydım diye düşünürüm. Aynısı üniversite sınavı için de geçerliydi, lisede o kadar derslerden alakasızdım ki, ilk yıl arkadaşlarım sınava çalışırken ben devamlı Ortaköy’de cami altında arkadaşlarla bira içip, müzik dinlerdim ve derslere hiç çalışmazdım. Sonuç olarak hiçbir üniversiteyi kazanamadım. İkinci yıl da bu devam etti, Mart ayına kadar yine tek kitap sayfası açmadım, son 2,5 aylık zoraki çabamla ilk olarak dershanede matematik birincisi oldum, üniversite sınavındaysa ortalamanın biraz üzeri bir üniversite kazandım. Bu iki deneyimden dolayı pişmanlık değil, hala üzgünlük duymaktayım. Keşke bu eğitim sistemi beni çalışmaya teşvik etseydi, belki daha başarılı olabilirdim. Ama diğer arkadaşlar çalıştılar ve başardılar, yoksa sorun bende miydi?
Annemin 13 yaşıma kadar kanser olması ve vefatının beni ilkokuldan itibaren duygusal olarak negatif etkilediğini biliyorum. Ortaköy’de birlikte bira içip müzik dinlediğim arkadaşlarımın da buna benzer hikayelerinin olduğunu biliyorum. Buna benzer hikayeleri olmasına rağmen yine de başarılı olabilmiş arkadaşlarımın bir şekilde desteklenmiş olduklarının da farkındayım, fakat onlar da dahil olmak üzere hepimiz zorluklar çektik bu eğitim sisteminde. Onlar çalışarak zorluk çekti, biz de kuralları çiğnemenin getirdiği psikolojik baskıyla zorluk çektik.
Neden kuralları çiğnedik?
Çünkü kurallar sağduyulu insanların ürünü değildi ve bizi de rahatsız etti.
Onların doğrularıyla bizim doğrularımız bir değildi çünkü.
Fakat, bu zorluklara rağmen, eğitim sisteminin kurallarının doğruluğunu sorgulamasalar bile çaba gösterip başarılı olmuş arkadaşlarımızı kutlamak lazım.
Peki, biz neden sorgulama ihtiyacı duyduk? Anadan doğma eleştirmen veya isyankar mıydık? Hayır. Ama günümüze kadar bu şekilde yaşaya yaşaya bu sıfatları ancak şimdi kazandık.
Halbuki çocukken bu kurallar bizi sadece incitiyordu ve canımızı acıtıyordu, sadece bu yüzden eğitim sistemini sorgulama, belirli bir yargıya varma ve eyleme geçme durumunda kaldık.
Çünkü, hemen hemen aynı kaderi paylaşan biz Ortaköy çocukları, duygusal olarak hassastık ve bizler bu toplumun termometresi konumundaydık.
Termometre dedik. Evet bu, duygusal insanların tipik bir sembolüdür bence. Duygusal insanlar bulundukları hangi ortam olursa olsun; okul olsun, üniversite olsun, işyeri olsun veya genel anlamda dünya olsun; buralardaki pozitif veya negatif etkileri normal insanlardan çok daha fazla duyarlı olarak ölçme ve bildirme özelliğine sahiptirler. Bizler de bulunduğumuz eğitim kurumlarında birer termometre olarak ortamlardan aldığımız soğuk hava ile ilk önce çalışma motivasyonumuzu kaybettik ve bu da okul kurallarını çiğnemeye kadar gitti. Soğuk hava başarılı arkadaşlarımız için de aynı idi, fakat onlar bizim kadar hassas olmadıklarından veya hassas olmalarına izin verilmediğinden dolayı duyarlı ölçüm yapamıyorlardı, biraz gayret eğitim sistemine adapte olmaları için yetiyordu.
İşte daha o yıllardan biz Ortaköy çocuklarının yolları eğitim sistemine adapte olan arkadaşlarımızdan ayrılmaya başlamıştı.
Aramızdan ilerleyen yıllarda bazı hayat koşullarının getirdiği zorunluluklar dolayısıyla o tayfaya geçen arkadaşlarımız da oldu ama nedense iki üniversite okumama rağmen ben kendimi o eğitim sistemine hiç ait hissetmedim. Yurtdışında bile okurken ülkemizde karşılaştığıma benzer yaklaşımlarla karşılaştığımda, ki bunlar daha nadirdi, bir direnç gösterdim.
Türkiye’de olsun, yurtdışında olsun öğrencilerde gözlemlediğim; sonraki yıllarda bulunmuş oldukları eğitim kurumu veya çalıştıkları firma göreceli olarak düşünce özgürlüğüne daha fazla imkan versin veya vermesin, bu öğrencilerin çocukluk yıllarında maruz kaldıkları disiplinsel ve hiyerarşik etkileri bu zamanlara yanlarında taşıdıklarıydı. İşte biz Ortaköy çocukları ise bu etkilere zamanında direnç gösterdiğimiz için sonraki yıllarda bulunduğumuz eğitim kurumu veya çalıştığımız firmalar olsun aynı çizgide devam ettik.
Bu arada burada bir açıklama yapmam gerekirse Ortaköy çocukları derken sadece kendi arkadaş çevremi kastetmiyorum anlayabildiğiniz üzere… bu eğitim sisteminin getirdiği disiplinsel ve hiyerarşik yapıya direnç gösteren tüm insanlardır Ortaköy çocukları ile kastım…
Başlığımıza dönersek, evet, “eğitim sisteminin iş dünyası” diyorum. Dikkatinizi çektiyse bulunduğumuz iş dünyasının dinamikleri tamamen eğitim sistemimizin dinamiklerinin yansıması ile şekillenmiş durumda. Çalıştığım firmalar olsun, şu ana kadar 270’den fazla firmada yaptığım 400’den fazla iş görüşmesi olsun gördüğüm en önemli gerçek eğitim sisteminin empoze ettiği anlaşılmaz boyutta olan bir disiplin ve hiyerarşinin iş dünyasında da kendini tekrarladığıydı.
“Ağaç yaş iken eğilir” diye boşuna dememişler…
Öyle yöneticiler ve direktörler gördüm ki üst yönetim karşısında eriyorlar, öyle kendilerini koruyucu maskeler takıyorlar ki ve bazıları bunu öyle ustaca takıyor ki öyle herkes anlayamaz bile kolay kolay. İliklenen ceketler, “heaven-like” yapmacık gülümsemeler, sahte samimiyet pozisyonları, kurum dışında hayatta kullanılmayan düzgün ve kurumsal cümleler…
Bunların hepsi bir korkunun sonucu arkadaşlar… İşten atılma veya yükselememe korkusu… Aynen öğretmeni tarafından sınıfta bırakılma veya iyi not alamama korkusu gibi…
Minik minik kızlar vardır insan kaynakları departmanlarında, sizle iş görüşmesinde kurumsal şablonda konuşurlar, ilk görüşte etkilenirsiniz, bu kızlar işten çıkınca da kurumsal şablonda bir maske takmanın getirdiği iç baskıyı deşarj etmek için arkadaşlarıyla buluşup çılgınca eğlenirler. Ben bu bayan arkadaşları çok iyi anlıyorum, kolay birşey değil kendinden çıkma zorunluluğu, kolay değil bir kurumu temsil etmek, hata götürür bir olay değil… Ama işte kurumsal kültürlerimiz böyle kasıntı olduğu sürece bu arkadaşlar eğlence ve alkollü içecek endüstrisine baya katkıda bulunacaklar gibi gözüküyor.
Bu durum sadece insan kaynaklarında çalışan arkadaşlarımız için geçerli değil elbette. Dikkat edin mesela; bir birey alın, işsiz ne kadar harcama yapıyor, bir de işe girdikten sonra ne kadar harcama yapıyor. Belki, maaşı olduğundan harcama yapıyor diyebilirsiniz. Fakat, durum böyle değil. Yani o bireyin harcamasındaki artış dengeli değil, dramatik oluyor. Çünkü çalışan birey bu anlaşılmaz boyuttaki disiplin ve hiyerarşinin bulunduğu kurumlarda çalıştıkça ister istemez yıpranıyor ve kendinde daha da fazla harcama yapma hakkını buluyor, bu aynen depresif olan bazı kadınların kendilerini alışverişe vermesi gibi birşey.
Evet, yönetim bilimciler iyi bilirler, ana iki çeşit yönetim şekli bulunmaktadır, otoriter ve işbirlikçi. Benim iş tecrübelerim bir yana, 270’den fazla firmada yaptığım 400’den fazla iş görüşmesinden gördüğüm üzere ülkemiz endüstrisinde ağırlıklı olarak otoriter bir yönetim şekli bulunmaktadır. Karşılıklı güven, şeffaflık, düşünce özgürlüğü, takım çalışması ve sinerjiyi körükleyen işbirlikçi yönetim tarzı biraz anglo-sakson bir tarz diyebiliriz, fakat dünyadaki birçok ülke de bu tarza geçmiş durumda.
Ataerkil kültürümüz ve bu kültürden çocuklarımızın da nasibini alması; eğitim sistemimizde çocuklara verilmesi gereken değer ve düşünce özgürlüğüne, buna paralel olarak, iş dünyamızda da geçmemiz gereken işbirlikçi kurum kültürüne büyük bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır.
Birçok Ortaköy çocuğunun veya Ortaköy çocukluğunun ne olduğunu kavrayan başarılı arkadaşlarımızın yurtdışında çalışmak istemesinin sebebi de bir boyutta bu diyebiliriz. Dünya yönetimde işbirlikçiliğe geçmişken biz hala ataerkilliğin sonucu oluşmuş olan eğitim sisteminin yansıması otoriter yönetim tarzımızla debelenip duruyoruz.
Ben açıkçası daha az baskıyla yetişmiş Y jenerasyonunun da yakın gelecekte işbirlikçi yönetim tarzını tam anlamıyla uygulayabileceğini zannetmiyorum. Endüstrimizde insan odaklı bir yönetim tarzı olan işbirlikçi yönetim tarzının oluşabilmesi için eğitim sistemimizde psikoloji, yaratıcılık teknikleri ve takım çalışması gibi konuların da entegre edilmesi gerektiği düşüncesindeyim.
Ama şu an gençlerimiz halen bir rekabet içinde yetiştiriliyorlar, rekabet kültürüyle yetişmiş bir nesil de kesinlikle işbirlikçi yönetim tarzını uygulayamaz. Rekabetçi bir insan yaratıcı da olamaz, yaratır ama bu belli bir seviyededir, yeni konseptlerle iç ve dış müşteri memnuniyeti sağlamanın temel anahtarı ise yapıcı ve pozitif düşüncedir, rekabet değildir.
Yazımın sonunda gözlemlerime dayanarak kendini bağımsız olarak eğitmiş ve geliştirmiş biz Ortaköy çocuklarının “iş bağlamında” şu anki iş dünyamızdaki üst yönetimden tutun en alt kademe çalışana kadar birçok kimseden daha çok manevi mutluluğa erişmiş olduğu tespitini yapmak istiyorum ve iş dünyasındaki beyaz yakaların mutluluğunu sadece maddiyat ve iş dışı sosyal ilişkilerine bağlıyorum. Ama onların çoğu işte mutlu ve memnun değil. Genel müdürler bile firma sahiplerine sorumlu ve otorite altındalar.
Ne de olsa eğitim sisteminin iş dünyası…
-
Edebiyat Üzerine Eleştiri
Hayata dair birçok konuyu bulabileceğiniz blogumuzda bu kez de kendi açımızdan edebiyata değinmek istiyoruz. Edebiyatın TDK karşılığı;
“Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı”
olarak geçmektedir. Edebiyatı aynı zamanda; şiir, sahne eseri, hikaye, roman ve söylev gibi eserlerin hepsi olarak da tanımlayabiliriz.
Günümüz edebiyatına baktığımızda ise çoğunlukla romanların, şiirlerin ve tiyatro / sinema eserlerinin ilgi uyandırdığını görmekteyiz. Ayrıca; roman okuma, şiir okuma ve tiyatro seyretme yüzdesi hemen hemen her toplumda sinema seyretme yüzdesi yanında küçük bir paydayı oluşturduğundan günümüzün edebi yapıtlarının daha çok görsel olarak takip edildiğini gözlemlemekteyiz.
Ancak; günümüz edebiyatı olsun, geçmiş zamanların edebiyatı olsun, bizim perspektifimizden edebiyat, ilhamları çoğunlukla hayattan alınsa bile bizleri günlük hayatımızdan uzaklaştırıp hayallerimizle buluşturan bir düzlemdedir.
Evet, tahmin ediyoruz; birçoğumuz belki şimdi, belki de biraz daha düşündükten sonra kabul edecektir ki – verdiği haz bir yana – edebiyat bizi bazı yaşamsal gerçeklerden hayallere taşıyan bir geçit yolu gibidir.
Şiir, hikaye ve romandan tutun; tiyatro ve sinema yapıtına kadar hangi tip edebi eserden hoşlanırsa hoşlansın, kendi yaşamsal gerçeklerinden uzaklaşma ihtiyacı duyan bireyin yönelimidir esasta edebiyat. Normalde rasyonel alanlarda çalışmalar yapan filozoflar ve bilim adamları bile yeri geldiğinde mutlaka zamanlarının bir bölümünü edebi eserlere ayırıyorlardır ve kendilerini hayallerin ve duyguların kontrolsüz dünyasına bırakıyorlardır, fakat bu da tahminimizce, meslekleri rasyonel alanda bile olsa çalışmalarının üzerlerine bıraktıkları stresten biraz uzaklaşmak içindir diye düşünüyoruz.
Peki, insan neden gerçeklerden kaçar, dostlar?
Şehrin ıssız, karanlık bir arka sokağında gerçekler dediğimiz azılı bir çete ve insan dediğimiz ise bu arka sokaktaki yapayalnız bir şehir sakini midir? Soyulmaktan ve zarar görmekten mi korkmaktadır ki kaçmaktadır bu şehir sakini?
Bu şehir sakini o azılı çeteden kaçarsa kurtulacağını mı zannetmektedir? O çetenin kendisini mutlaka bir yerde yakalayacağını mantığıyla bulamamakta mıdır?
Yoksa şehir sakinimiz zor, stresli ve gerilimli durumlarda mantığını mı kaybetmektedir?
***
Bir roman okurken veya bir sinema eseri seyrederken bireyin gözlerindeki gülümseme veya yaşanan anın sürükleyiciliğinin bakışlarında oluşturduğu tutku ne yazık ki geçici ruh durumları olup etkilerini zaman geçtikçe – roman veya sinema bittikten sonra veya unutulunca – kaybetmektedir.
Dolayısıyla, edebi eserler topluma periyodik olarak bir ağrı kesici niteliğinde etki etmekte, vücuttaki ömürleri sona erince toplum yine kendini yaşamsal gerçekler içinde bulmaktadır, bu da bir kısır döngü olup bu döngüden en karlı çıkan edebiyatçılar ve eser endüstrisi olmaktadır. Bu saptamamızda elbette edebiyatçıların büyük oranda maddiyat için sanat yaptıklarını kastetmiyoruz, fakat sonuç olarak onlar da eser endüstrisinin önemli aktörleri olarak yaşamsal gerçekler ve bu gerçeklerin getirdiği sorunların çözümlenmesi bağlamında toplum ile karşılaştırıldığında daha fazla avantajlı çıkmaktadırlar.
Buraya kadar olan genel söylemimize iki eleştirisel bakış geliştirilebilir. Birincisi, müzik de insanı çoğu zaman gerçeklerden koparan bir sanat dalı denilebilir ve neden sadece edebiyatı ele aldığımız eleştirilebilir. Bunu açıklamamız gerekirse, müzik edebiyattan farklı olarak önemli bir duyumuz olan işitme duyusu yoluyla bireye hazın yanında araştırmalara göre hem duygusal denge hem de zeka gelişimi alanlarında katkı sağlamaktadır. Edebiyatta ise hazın yanında müziğe kıyasla zekaya daha az katkı görüyor ve duygusal dengeye ise kalıcı bir katkı gözlemleyemiyoruz.
İkinci eleştiri ise edebiyatın gerçeklerden kaçmaktan ziyade insana haz vermesinden dolayı değerli bir sanat dalı olduğu şeklinde ileri sürülebilir. Yazımızın başlarında biz de edebiyatın kesinlikle haz verici yani nefis dostu tarafının olduğunu kabul etmiştik. Fakat iddiamız, bu haz vermenin bir sebep değil, sonuç olduğunun ve bu hazın etkisinin geçici olmasından dolayı, edebiyatın sonucu olan hazın, edebiyatın sebebi olan gerçeklerden kaçmanın yanında göreceli olarak daha az tartışmaya değer olmasıdır.
***
Şehir sakinimize dönersek; durumu gerçekten de zor, stresli ve gerilimlidir. Azılı çetenin kendisine doğru yaklaştığını gördükçe tüm benliğini korku duygusu kaplamaya başlamıştır. O negatif duygu öyle dramatik artmaktadır ki, benliğindeki pozitif duygular birer birer etkinliğini yitirmekte ve duygusal dengesi bozulmaya başlamaktadır.
Peki, bir insanın duygusal dengesinin bozulmasını önleyecek bir mekanizma yok mudur? Vardır.
Fakat, toplumun izdüşümü olan şehir sakinimizde böyle bir mekanizma çok pasif durumda ki işler yolunda gitmiyor anlaşılan.
Duygusal dengemizin bozulduğu durumlarda bizi toparlayacak tek mekanizma mantığımızdır. Fakat bir insanın ne kadar ve hangi boyutta mantıklı olduğu; mantığını kullanması ve mantığına egzersiz yaptırmasının yanında, bulunduğu toplumun o insanın mantığını hangi şablonla şekillendirdiği ile ilişkilidir. Hatırlarsanız, filozof ve bilim adamı örneğini vermiştik. Onlar da yeri gelince azılı çeteden yani gerçeklerden kaçıp bazı zamanlarını edebi eserlerle geçirebiliyorlardı. Bu insanlar işlerindeki stresi unutmak için kaçmışlardı ve yukarıdaki tezimize göre gerçeklerden kaçtıkları için bu insanların da duygusal dengeleri bozuk ve mantıkları pasif durumdadır. Fakat, diğer taraftan çelişki şu ki, bu filozof ve bilim adamı toplum tarafından aynı zamanda çok mantıklı ve hatta dahi olarak görülen insanlardır.
Şöyle düşünelim: Bu filozof ve bilim adamı belki de toplumun çok huzurlu bir bölümünde büyümüşlerdir, akademik olarak kendi alanlarında uygulayabilmeleri için çok iyi öğretilerle yetiştirilip mantıklarını bunların ışığında geliştirmişlerdir. İlerleyen yıllarda çok büyük başarılara imza atıp insanları kendilerine dehalarıyla hayran bırakmış da olabilirler. Fakat bu insanların yukarıdaki çelişkilerini hatırlayarak mantık denilen kavramın bu kadar basit olduğunu düşünebilir miyiz?
Sonuçta, onların bu dehası karşılarına bir çete çıktığında o çeteden kaçmanın kendilerine bir fayda sağlamayacağını, o çetenin onları eninde sonunda mutlaka yakalayacağını ve bunun sonuçlarının daha trajik olacağını anlatamıyor.
Evet, bu insanların durumu gerçekten çelişkilidir, çünkü mantıkları belli durumlara göre ve belli konularda gelişmiş ve diğer durum ve konularda öteki insanlardan çok farklı değil gibi gözüküyor.
Tekrar toplumumuzun izdüşümü şehir sakinimize dönersek sorunun sadece mantık gelişimi olmadığını anlayacağız.
Hatırlarsanız, azılı çete şehir sakinimize doğru yaklaştıkça şehir sakinimizin tüm benliğini korku duygusu kaplamaya başlamıştır, korku dramatik olarak arttıkça benliğindeki pozitif duygular birer birer etkinliğini yitirmiş ve duygusal dengesi bozulmaya başlamıştır.
Peki, duygusal dengenin ivmeli olarak bozulması normal bir durum mudur?
Örnek olarak şunu verelim. Korku dolu şehir sakinimizle çete arasında 20 metre olsun ve şehir sakinimizin telefonu çalsın ve telefonda eşi kendisine güzel bir haber versin. İşte, burada, şehir sakinimizin reaksiyonunun yoğunluğu onun duygusal dengesinin ne kadar bozuk olup olmadığının bir göstergesidir. Eğer, alınan güzel haberden dolayı hiçbir reaksiyon yoksa ve neşe yaşanmamış ise bireyimiz de o kadar duygusal olarak rahatsız konumdadır. Çünkü negatif bir duygu olan korku duygusunun baskınlığında pozitif olan neşe duygusu çoktan etkinliğini kaybetmiştir ve o an için tanımsızdır, duygularda tek kutup vardır, o da negatifir ve pozitif-negatif duyguların dengesi ortadan kalkmıştır.
Evet, kısacası, mantık gelişimi ve duygusal denge bir bireyin zor, stresli ve gerilimli durumlarda her türlü reaksiyon, seçim ve hareketlerini etkileyen önemli faktörlerdir. Tekrar edecek olursak, mantık gelişimi bireyin mantığını kullanma tecrübesi ve bulunduğu toplumun o bireyin mantığını hangi şablonla şekillendirdiği ile ilişkilidir. Diğer yandan, duygusal dengede ise bireyin genetiği ve beyin kimyasının yanında yaşamsal travmalar da söz sahibidir. Esasında, genetik ve beyin kimyası konusu bireyin soyunun tecrübe ettiği olay ve travmaların bir bileşkesi olarak da düşünülebilir.
Hem mantık hem de duygu tarafından bakacak olursak; karşılaştığımız zor, stresli ve gerilimli hayat gerçeklerinden (ki bu gerçekler bilinçdışındaysa farketmeyebiliriz) bir an olsun uzaklaşma dürtüsü bizde var ise ve bu dürtü sonucu kendimizi edebiyat isimli bir geçit yoluyla hayallerimize taşıyıp kendimizi bu yolla iyi hissetmek istiyorsak, bunun kökeninde, toplumsal şartların bizim o hayat gerçeklerine karşı cesaretli olup yüzleşme ve mücadele etme gücümüzü erittiği nedeninin yattığını anlamaktayız.
Belki de bulunduğumuz toplum bizlerin mantığını daha farklı bir şablonla şekillendirse ve toplumsal bazda daha çok dayanışma olsa ve daha az duygusal travmalar yaşansa sağlıklı ve kapsamlı bir mantık ve aynı zamanda duygusal denge sahibi olan bizler karşılaştığımız her türlü zor, stresli ve gerilimli hayat gerçekleri karşısında cesaretli olup, o gerçeklerle yüzleşip ve mücadele edip sorunlarımızı edebiyatın getirdiği hayallerin ve duyguların kontrolsüz dünyasında geçici olarak çözmek yerine, bu sorunları gerçek hayatta gerçek karakterlerle ve gerçek aktörlerle çözebiliriz. Sonuç olarak, bunun tasvirinin sizlere zor olarak görünme ihtimali olsa bile, böyle bir durumda edebi eserlere o kadar fazla rağbet de göstermeyebiliriz.
Aramızdaki duygusal dostlarımızın sıralara elleriyle vurduklarını duyar gibiyiz. Sizlere bir sorumuz olacak…
Duyguları hayallerde yaşamak mı daha güzel, yoksa duyguları gerçek hayatta yaşamak mı daha güzel?
“Bizce, ne yazık ki, edebiyat duygularını gerçek hayatta yaşama ve ifade etme zorluğu çeken bireyin can simidi gibidir.”
O birey, hoşlandığı erkeğe ilgisini göstermek yerine belki de bir aşk romanı okuyup kendini tatmin ediyor veya patronu kendisine çok görev verince kendinden emin olarak patronuna zor durumunu ifade etmek yerine hafta sonu vizyondaki en son aksiyon filmini seyrediyor ve kendini dengeliyor, ama daha önce de bahsettiğimiz gibi, edebiyatın bu etkileri her sefer ama her sefer geçici oluyor…
Başta şiir olmak üzere birçok edebi eserde duyguların devleştirilmesi belki de duygusal dostlarımızı edebiyata çeken en önemli sebep olabilir. Ancak, dev duygularla yaşanan soyut anlardan sonra gerçek yaşama dönen birey kendisini bu hayatta bocalıyor olarak bulacaktır.
Tavsiyemiz; zor, stresli ve gerilimli durumlar olsun veya pozitif duygularımız olsun, bunların hepsini hayatlarımızda tecrübe etmemizdir. Bunları yaptığımız sürece bu dünyada sağlam ve yaşam dolu bireyler olarak yaşayabiliriz ve başkalarının hayal dünyalarının abartılı duygularına, olaylarına ve karakterlerine ihtiyaç duymayız.
Sadece gerçeği yaşarız ve ne yaşadığımızı biliriz. Bu yüzden edebiyatı samimi bulmuyor ve eleştiriyoruz.
Sevgili dostlar, emek verirsek o süper duygulara, olaylara ve karakterlere bu dünyada da sahip ve şahit olabiliriz.
-
Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm II
“Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli yazımızda dini, dili, ırkı, etnik kökeni ve kültürü ne olursa olsun biz insanların birbirimize kökende “çok ama çok” benzediğimizi; milliyetçiliğin ise biz dünya vatandaşlarının bütünleşmesinde bir bariyer olarak ve bizi sınıflandırarak kökende birbirimize çok benzeyen bizleri birbirimizden uzaklaştırdığını ve yabancılaştırdığını anlatmak istemiştik.
Peki, mevcut durum nedir?
Dünyanın çocukları olarak bizler tabi bulunduğumuz milliyetlere büyük bir ekseriyetle “çok ama çok” bağlıyız. O zaman önceki yazımızın mesajına göre burada bir problem var…
Bu, doğrusunu söylemek gerekirse problemin görünen yüzü ve bu görünen yüzde dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve kültürlerimizin farklı olması ve geçmişten bu yana olan ve tarihin bize aktardığı dostluk ve düşmanlık sebeplerimiz bulunmaktadır.
Problemin bu görünen yüzünde tüm bu olgular ise milliyetçiliği bir sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır.
Evet, görünüşte dinlerimiz, dillerimiz, ırklarımız, etnik kökenlerimiz ve kültürlerimiz farklıdır. Bu farklılıkları Tanrı’ya inanan dostlarımız Tanrı’nın düzeni doğrudan veya dolaylı olarak böyle kurmasına, Tanrı’ya inanmayan dostlarımız ise insanların tarihten bu yana olan coğrafi varoluş, dağılım ve birbirleri arasındaki ilişkilerine bağlayabilirler. Fakat tüm insanlık olarak uzlaşmamız gereken konu ve görünürdeki problemin altında yatan ana neden ise; din, dil, ırk, etnik köken ve kültür farklılıklarının ya Tanrı ya da varoluş coğrafyası nedenli olarak “insanoğlunun elinde olmaksızın” oluşması ve tarihten günümüze insanların süregelen grup davranışları vasıtasıyla bu farklılıkların daha da büyüyüp bizleri bugün “görünürde” daha da uzak gruplar olan milliyetlere bölmesidir.
“Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli ilk yazımızda Tanrı veya varoluş coğrafyası nedenli olan ve insanoğlunun tarihten günümüze süregelen grup davranışı vasıtasıyla “görünüşte” daha da büyüyen bu farklılıkların, yani her bir toplumun kendi bireyine enjekte ettiği farklı farklı motiflerin sonucunda oluşan ve böylelikle değişik milliyetlere tabi insanların karakter kabuklarında bulunan bu farklılıkların, bizim yani tüm insanların ortak özelliklerinin yanında gerçekten küçük bir paydayı oluşturduğunu işaret etmiş ve biz insanların birbirimize kökende “çok ama çok” benzediğimizi iddia etmiştik.
Fakat, her nasılsa, günümüzde insanlar çoğunlukla milliyetçi bir çizgide bulunmakta ve bunun kökeninde yatan ise; birincil olarak Tanrı veya varoluş coğrafyası nedeniyle “insanoğlunun elinde olmaksızın” din, dil, ırk, etnik köken ve kültür farklılıklarının oluşması ve ikincil olarak da tarih boyunca farklı insan gruplarının farklı atalarının tutum, karar ve hareketlerinin; yani grup davranışlarının günümüzdeki farklı insan gruplarına tarihçiler aracılığıyla miras bırakılması ve dolayısıyla toplumların arasında uçurumların açılması olarak gözükmektedir. Evet, bu birincil ve ikincil sebepler sonucunda biz insanlar olarak tarih boyunca ve halen günümüzde de birbirimizden uzaklaşmakta ve birbirimize yabancılaşmaktayız.
“İnsanın elinde olmaksızın” dedik. Evet; dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve sonuçta kültürlerimizin farklı olmasının ilk sebebinin bizlerin de niteliksel olarak farklı yaratılmamız veya var olmamız, bunun yanında farklı coğrafyalarda konumlanmamız olduğunu anlatmak istiyoruz.
Peki, bu faktörler insanların elinde olan faktörler midir sizce?
Eğer bu faktörlerin insanların elinde olmayan faktörler olduğu konusunda mutabıksak milliyetler olarak neden birbirimizle soğukluk yaşıyoruz, birbirimizi eleştiriyoruz, birbirimizle çekişiyoruz, kavga ediyoruz ve savaşıyoruz sizce?
Tüm bunları yapabilmemiz için akılcı sebeplerimiz olması gerekmiyor mu?
Bir insan diğer bir insanı elde olmayan sebeplerden dolayı mı yargılamalı; yoksa tutum, karar ve hareketlerinden dolayı mı?
Açıkça söylememiz gerekirse, biz atalarımızın daha insanlık tarihinden bu yana koskocaman bir hata yaptığını düşünmekteyiz. Çünkü hatırlarsanız; dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve sonuçta kültürlerimizin farklı olmasının ikinci sebebi olarak da atalarımızın tutum, karar ve hareketlerinin, yani grup davranışlarının bizlere tarihçiler aracılığıyla miras bırakılması ve dolayısıyla aramızdaki uçurumların açılmasını göstermiştik.
Buradan görülüyor ki, bir yerde ve bir zamanda bir fitil ateşlenmiş. Kısacası, bir insanın başlattığı hatalı tutum, karar veya hareket o insanın karşısındaki insan tarafından yargılanmış, bu bir zincirleme reaksiyona dönüşmüş ve şu an dünyamızda 200’e yakın ülke ve kültür bulunmakta. Çok iyi biliyoruz ki, günümüzde bu yüksek dozdaki çeşitlilik de dünya barışını tehdit etmekte. Bu noktada altını kalın kalın çizmek isteriz ki, “çeşitlilik” kavramı global (emperyalist) emeller amacıyla çok pozitif bir kavrammış gibi lanse edilmektedir. Bizler, bunun altındaki yatan sebepleri bildiğinizi tahmin ediyoruz ve çeşitliliğin belli bir dozda pozitif bir etkisinin olacağına da inanıyoruz, fakat statükodaki çeşitliliği yüksek dozda ve barışa bariyer bir çeşitlilik olarak gözlemliyoruz.
Evet, bahsettiğimiz ateşlenmiş fitil hakkında tarih ve dinler bize birçok örnekler vermektedir. Ama, hepsindeki ortak payda bir tarafın bu hatalı tutum, karar veya hareketi başlattığı hakkındadır. Bunun yanında, herhangi bir soğukluk, çekişme, kavga veya savaş halinde diğer tarafı da gözlemlememiz doğru olacaktır. İlk taraf nasıl hata yapmışsa, diğer taraf da bu hatayı hoşgörüyle karşılamamakla ve karşı tarafa bir şans daha vermemekle bir hata içine girmiştir diyebiliriz. Gerçekte, iki taraftaki ortak nokta birbirlerini nitelikleri sebebiyle farklı ve ilerleyen adımlarda yabancı olarak görmeleridir. İşte, burada, önceki yazılarımızda da değindiğimiz bir gerçek su yüzüne çıkmaktadır. Bazen, insan beş duyusuna mantık ve sezgisinden daha çok itibar ediyor. Bu esasında bu hataları yapan iki tarafın yaşadığı ilkel zamanların insanının bir eğilimi, fakat, günümüzde de mantığını bırakıp beş duyusuna fanatikçe itibar eden kayda değer bir insan kitlesi bulunmakta.
Belirttiğimiz gibi bu iki taraf o zamanlarda beş duyularına duydukları itibar aracılığıyla birbirlerini niteliksel özelliklerine göre değerlendirip ilk önce yabancılaşmışlar ve birbirlerine karşı taraf olmuşlardır.
Peki, bu beş duyuya itibar nelere yol açmıştır?
Tanrı’ya inanmayan dostlarımız için konuşmamız gerekirse bu evrenin yapıtaşlarından rastlantısal olarak oluşan bizler rastlantı terimine herhangi bir mantıklı açıklama getiremiyorsak ve rastlantının nesnesi olmakta bizim bir seçimimizin olmadığı varsayılırsa birbirimizi eleştirmenin, ayrışmanın ve yabancılaşmanın da bir anlamı olmayacağı gibi, rastlantılar sonucu oluşan niteliksel farklılıklarımızın atalarımız tarafından beş duyularına itibar yoluyla sınıflanmamıza yol açtığı, bütünleşmemizi ve barışı sağlamamızı engellediği açıkça ortaya çıkmaktadır.
Tanrı, Adem ve Havva’ya inananlar için ise dünyada ilk başta sadece bir “bütün grup insan” vardı ve dünya Tanrı tarafından bu grup insanın hizmetine sunulmuştu. Bu noktada, Tanrı’nın grubun bazı üyelerine daha fazla hak vermesi olanaksız bir düşünce sayılabilir çünkü bu insanlar Adem ve Havva soyundan, yani aynı soydan ve birbirlerine yakın ve tanıdık olduklarından dolayı bu dünyadan eşitçe yararlanma durumundaydılar. Bu ilk insanlardan bu yana, insanların dünyayı tarih boyunca keşfetmeye çıktıklarında ise iki seçenekleri vardı. Ya beş duyularına itibar yoluyla fark ettikleri yaradılışlarından dolayı gelen üstün nitelikleri sayesinde keşfettikleri toprakları kimseye haber vermeden sahipleneceklerdi, ya da diğer soydaşlarına keşfettikleri yerleri haber verip paylaşacak ve bu topraklardan eşitçe yararlanacaklardı. Tarihe baktığımızda ise insanlar aynı soydan gelmelerine rağmen dünya topraklarını her zaman sadece kendileri sahiplenmeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla, insanlığın bütünleşmesi ve barışı sağlaması bu eksende de sekteye uğramıştır.
Eğer beş duyumuz yerine mantığımızı kullanırsak nerelere gelebiliriz?
Dinimiz olsun veya olmasın, hangi dile, ırka, etnik kökene veya kültüre sahip olursak olalım unutmamamız gereken tek bir gerçek var dostlar…
İnsanoğlunun barınağı dünyadır ve bu barınak huzurlu olmalıdır. Bu hepimiz için daha mantıklı ve akılcı olan bir seçenek değil midir?
Sadece bir milliyet bile içinde sınıflanmış ve hücrelere bölünmüş, ki 200’e yakın milliyetten bahsediyoruz.
Uluslararası ticaret, globalleşme, Birleşmiş Milletler, daha bir sürü topluluk ve organizasyon bizlere dünya barışını şu ana kadar sağlamış mı, sağlayacak gibi gözüküyor mu, bunları düşünmemiz gerektiğini işaret etmek istiyoruz.
Tanrı’nın yaratması veya rastlantı… siz fakiri, çirkini, aptalı, zayıf karakterliyi; siz zengini, güzeli, zekiyi, güçlü karakterliyi dışladıktan sonra nasıl olabilir barış? Böyle doğmak onların mı seçimi? Zenci doğmak, çekik gözlü veya beyaz doğmak onların mı hatası? Bu sınıf örnekleri uzadıkça uzar ve o kadar çok ki… uzadıkça da o derece barıştan uzaklaşıyoruz…
Tanrı’nın yaratması veya rastlantı sonucu bazı niteliksel farklılıklarımızı almışız ve bunları daha da genişletmişiz. “Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli yazımızda milliyetçiliğin bulaşıcı doğasını domino oyununa benzetmiştik hatırlarsınız. İlgili bölüm bu yazımızda şöyle geçiyordu:
“Belli bir toprak parçasında yaşayan bir grup insanımız diğer toprak parçasında yaşayan başka bir grup insanımızı kendileriyle bütünleştirmek yerine sınıflandırıyorsalar ve “Siz” kelimesini kullanıyorsalar, o grup insanımız da bu grup insanımızı “Siz” olarak kabul edip, diğer grup insanlarımızı da bu kolektif psikososyal etkilenme vasıtasıyla yine “Siz” olarak anacaktırlar ve bu böyle devam edecektir. Durum esasında bu kadar basittir ve bu basitliği göremeyen; sosyal, ekonomik ve politik polemiklere kurban birçok ülkemiz bulunmaktadır dünyamızda. Domino taşlarının yönünü “Siz” demek yerine, “Biz” diyerek değiştirmek var iken, bu oyun, taşların yanlış yönde yere düşmesiyle devam etmektedir.”
Evet, zaten hali hazırda olan niteliksel farklılıklarımızı birbirimize “Siz” diyerek daha da genişletiyoruz, hücrelere bölünüyoruz ve hapsoluyoruz.
Sağduyumuz şunu söyler ki, “Biz” kelimesini kullanarak bu farklılıkları genişleteceğimize daraltmalıyız, ancak bunları daraltırsak birbirimize yakınlaşıp, birbirimizi daha iyi tanıyıp, ortak özelliklerimizin bu farklılıklarımızdan daha fazla olduğunu fark edip barışı sağlayabiliriz.
Sadece şunu düşünelim, sabah olduğunda bu güneş hepimizin içini ısıtmıyor mu? Verdiği his aynı değil mi?
Lütfen bu tarz örnekleri çoğaltalım dostlar…
Tabiki bu örnekleri çoğaltmadan bazı örnekleri de silmemiz gerekecektir.
Size birisi futbol takımı tutmayı bırakın dese, Eurovision şarkı yarışmasını seyretmek yerine kitap okuyun dese veya yurtdışına yurtiçi kar marjıyla satış yapın dese nefsiniz bundan hiç mi hiç hoşlanmayacaktır.
Barış kolay değildir, ama nefsimize karşı galip gelirsek sonunda bizi huzurlu bir dünya bekler.
Milliyetçilik gerçekliği ise dünya tarihinden bu yana atalarımızın yaptığı en ölümcül hata. Yine yakın tarihten milliyetçiliğin faşizme uzanan türevlerini biliyoruz. Milliyetçiliği mikro düzeye indirirsek psikolojideki içedönüklüğe kadar geliyoruz. Burada şu soruyu sormak önemli:
Dünyada 200’e yakın ülke var ise ve bir analoji kullanırsak 200’e yakın içedönük birey kolektif olarak verimli bir şey ortaya çıkarabilirler mi?
Şunu demek istiyoruz, “Biz” kelimesini kullanarak niteliksel farklılıklarımızı daraltıp, birbirimize yakınlaşıp, birbirimizi daha iyi tanıyıp, ortak özelliklerimizin bu farklılıklarımızdan daha fazla olduğunu fark edersek sadece barışı sağlamayacağız…
Aynı zamanda daha verimli bir dünya yaratacağız!
Sinerji terimini hepimiz biliyoruzdur, kim istemez hem huzurlu ve barış dolu hem de sinerjik bir dünya?
İddiamız şudur ki, insanlık ancak tam anlamıyla bir dünya barışı sağladığında bilimsel olarak sıçrama yaşayacak, bu da yeni uzay keşiflerine kadar gidecektir.
Daha akılcı, daha olgun, daha barışçıl ve daha yenilikçi bir dünya dileklerimizle…
-
Maskelerimiz
Bu konuyu ilk defa duyduğunuzu pek zannetmiyoruz ve bu yazıyı okuyan hepimizin bu gerçeği kabul ettiğini varsayıyoruz. Evet, görünmez maskelerimizden bahsetmekteyiz. Bazılarımız işlerine yaradıklarından dolayı bu maskeleri takmaktan gurur duyuyor, bazılarımız ise kabullenirken bile güçlük yaşıyorlar. Bunlar gayet normal, sonuçta insanlar olarak bizler elbette çeşitlilikler göstermekteyiz; fakat isteyelim veya istemeyelim, yoğunca veya seyrekçe ve bilinçli veya bilinçsiz günlük yaşamımızda bu maskeleri kullanmaktayız. Bu yazımızda çeşitli kişi ve durumlara karşı özel pozisyonlar almamızı sağlayan maske fenomeninin doğasını inceleyip konuyu çeşitli örneklerle zenginleştirerek sorgulayacağız.
Birçoğumuz belki ilk bakışta belli başlı maskelerimizin olduğunu ve bu maskelerin bizi belli insanlara ve özel durumlara adapte ettiğini düşünüyordur. Adaptasyon konusunu biraz öteleyip, bizim maskeleri belli insan ve durumlara karşı kullanmamız noktasına değinmek istiyoruz. Acaba gerçekten de bu görünmez maskeleri biz “belli” insan ve durumlara karşı mı kullanmaktayız?
“Ben lisede öğretmenlerime karşı maske kullanırdım herhalde.” diyebiliriz veya,
“Yoğun iş temposundan sonra eve gelince rahatlıyorum. Tedarikçilerim, müşterilerim, çalışanlarım, hepsine ama hepsine ayrı maske kullanıyorum, bu da beni yoruyor. Neyse ki eve gelince eşim ve çocuklarımla huzurlu bir ortamda vakit geçiriyorum.” da diyebiliriz.
Bu tipik iki örnekten yola çıkarak ilk bakışta anlayabileceğimiz, birçoğumuzun belli insanlara ve durumlara karşı bu görünmez maskeleri taktığımız, yakın çevremizdeki aile bireyleri ve dostlarımıza karşı bu maskelerin takılmadığı olabilir, hatta bazılarımız hayatlarında hiç maske kullanılmadığını da öne sürebilir. Fakat sizi burada biraz şüpheci olmaya davet etmek ve bir kez daha düşündürtmek isteriz.
Bu noktada, uzak veya yakın çevresindeki bazı kişilerle sorunlar yaşayan bazılarımız bu şüpheyi ilerletip bir gerçeğe ulaşmaya daha meyilli olabilir. Fakat kastımız bu bakış değildir. Kastımız hiçbir sorunumuzun olmadığı insanlara karşı da bu görünmez maskeleri takıp takmadığımızdır.
Sizce onlara karşı da maske takıyor muyuz?
- Ben 28 yıllık evliliğimde hiçbir sorun yaşamadığım çocuklarımın babasına karşı hangi maskeyi takabilirim ki? O beni tanır, ben onu tanırım, birbirimizi ezberlemiş gibiyiz, aramızda gizli saklı yoktur.
- Annemi çok severim, her zaman sevdim. Özellikle babamın ölümünden sonra birbirimize daha da kenetlendik. Anneme karşı bir maske takmam imkansız!
Bu kadar emin olmamak gerekir diye düşünüyoruz. Bizce imkanlı.
Sadece taktığın maskenin niteliği farklı, müşterilerine karşı kullandığın tavlayıcı tip bir maske değil bu, yapıcı ve iyileştirici bir maske bu. Sen bu maskeyi taktığın zaman annen mutlu oluyor. Zaten o yüzden bu maskeyi takıyorsun. Onu mutlu etmek için!
Sevgili dostlar, bu örneğimizi kişiselleştirmemenizi rica ederek şunu unutmamanızı rica ediyoruz. Yukarıdaki örnekteki birey işinden eve birçok sorunla gelmiş olabilir ama buna rağmen o melek maskesiyle annesini mutlu ediyor olabilir. Siz işinizden evinize sorunlarla geldikten sonra eşiniz veya aile bireylerine karşı daha doğal olma ihtiyacı duyabilirsiniz.
Fakat şunu işaret etmek isteriz ki, duruma göre doğallık da bir maske olabiliyor.
Burada bir analoji kullanmamız gerekirse sizce 0 bir sayı mıdır?
Matematikçiler sayı diyorlar. Bildiğimiz gibi, sıfırdan küçük sayılara negatif, sıfırdan büyük sayılara da pozitif sayılar diyoruz.
Analojimize göre 0 sayısını doğallık maskemiz, pozitif sayıları pozitif maskelerimiz, negatif sayıları da negatif maskelerimiz olarak alabiliriz.
Tahmin ediyoruz ki, bu noktada bazı dostlarımız doğallık maskesi gibi bir maskenin olmayacağını düşünmektedirler. Buna karşın, konuyu daha iyi açıklamamız için doğallık maskesiyle doğallığımızı ayırt etmemiz gerekmektedir. Doğallık maskesi işten eve bazı sorunlarla gelen bireyin eşine veya aile bireylerine sorunlarını yansıtmasıdır. Burada pozitif bir maske olan mutlu gözükme ve gülümseme veya negatif bir maske olan işteki sorunların acısını evdekilerden çıkarma söz konusu değildir. Burada, nötr bir doğallık maskesi olan “sorunları yansıtma” vardır. Doğallık yani doğal durum ise “sorunları tecrübe etme”dir, bu da tamamen özneldir ve bunu azami düzeyde ancak bireyin kendisi hissedebilir ve yaşayabilir.
Bir örnek vermemiz gerekirse, erkek arkadaşından ayrılmış bir genç kız en yakın arkadaşını ziyaret eder. Arkadaşı genç kızın hüzünlü olduğunu görüp kendisine açılmasını teklif eder. Genç kız erkek arkadaşıyla yaşadığı sorunları anlatır, mizacı negatiftir ve en son ondan ayrıldığını söyler. Arkadaşı genç kıza sarılarak teselli eder etmez genç kız bir duygu patlaması yaşayarak hüngür hüngür ağlamaya başlar.
İletişimsel olarak burada mesaj gönderici genç kız, mesaj alıcı da arkadaşıdır. Örneğimizdeki ağlama anı gibi doğallığa en yakın olunan zamanda bile şu noktayı tekrar sorgulamamız gerekmektedir.
Genç kız mı daha çok acı çekiyordur, yoksa arkadaşı mı?
“Ateş düştüğü yeri yakar” gibi bir atasözü en iyi cevap olacaktır sanırız.
Peki, mesajın alıcısı olan genç kızın arkadaşı (o da ağlasa bile) neden genç kız kadar yoğun acı çekmiyordur?
Sorun mesajın göndericisi genç kızda mı, yoksa alıcı da mı sizce?
Birinde de, diğerinde de, ikisinde de birlikte olabilir bu iletişim verimsizliği. Hiçbirinde bir sorun yok diyemiyoruz bu bağlamda.
Farkettiyseniz şu ana kadar tüm odağımız genç kızdaydı ve arkadaşına duygularını tümüyle iletiyor mu, yoksa bu, doğallık maskesini takıp o duyguları yansıtmak mı diyorduk. Şimdi görüyoruz ki bu sahnede genç kızın arkadaşı da var ve o da sorgulanmalı. Acaba genç kızın arkadaşı da genç kızın duygularını tümüyle alıyor mu, yoksa bu, doğallık maskesini takıp o duyguları seçip geçirmek mi?
Sevgili dostlar, iki arkadaş da doğallık maskesini takmayıp mükemmel ve pürüzsüz bir doğallıkta olsalardı muhtemelen ikisi de aynı duygu yoğunluğunda aynı acıyı çekeceklerdi ve ateş sadece düştüğü yeri değil, tüm dünyayı yakacaktı. Burada işaret ettiğimiz, genç kızın arkadaşının acı çekmemesi değil, genç kızın acısı yoğunluğunda bir şey yaşamamasıdır.
Mesajı gönderen genç kızın mesajı yüzde yüz verimle mesajın alıcısı olan arkadaşına göndermesi ve arkadaşının da bu mesajı bariyersiz olarak yüzde yüz verimle alması olanaksızdır. Genç kızın acısı arkadaşından her halükarda fazla olacaktır çünkü genç kızın hafızasındaki trajik işitsel ve görsel anılar kendi doğal durumunun hammaddeleridirler ve mesaj da bu hammaddelerin şifrelenmiş halidir. Bu olguların şifrelenmesi ise ancak pürüzsüz bir ruh halinde yüzde yüz verimli olabilecektir. Trajedi yaşayan genç kız bir yana dünyamızda bile pürüzsüz bir ruh hali yaşayan bir kişi bulmamızın zor olduğu düşünülürse ne kadar doğal varlıklar olduğumuz, kendimizi ne kadar verimli yansıttığımız takdirinizdedir.
Peki, bunu neden doğallık maskesi olarak adlandırıyoruz? Neden 0 diyoruz?
Maske sözüyle negatif ve kandırıcı eylemleri algılamamız bizi daha fazla yanıltmamalı düşüncesindeyiz. Anne-oğul örneğinde gördüğümüz gibi pozitif maskeler de var, bir patronun çalışanlarına otorite kurmak için sergilediği negatif maskeler de var, genç kız örneğinde gördüğümüz nötr maskeler de…
Nötr sınıfına soktuğumuz doğallık maskesinin takılmasında genç kızda tam bir niyet ve bilinç bulunmamaktadır. Diğer taraftan, ilgili örneklerden de anlayabileceğimiz gibi her türlü pozitif ve negatif maskeler niyetli ve bilinçli olarak takılmaktadır. Burada, doğallık maskesi bilincin yanında bilinçdışının da kontrolünde olduğu için genç kızda tam bir niyet yoktur demek istiyoruz. Genç kız yaşadığı trajedi sonucu güçsüz düşmüştür, artık arkadaşına karşı olduğu gibi davranmak istemektedir, bu da bilinçli bir seçimdir, fakat olduğu gibi davranmak yani genç kızın doğal hali hem bilincini ve hem de bilinçdışını içermektedir. Burada bilinç olduğu gibi davranmak konusunda ne kadar kararlıysa aynısını bilinçdışı için söylemek biraz zordur. Bilinçdışındaki hafızada bulunan erkek arkadaşla olan mutlu anılar ile trajik anılar çelişmekte, bilinçdışında bir meydan savaşı vuku bulmakta, genç kız sevgi ile nefret arasında gidip gelmektedir. Bilinç ise sadece bu kaotik ve huzursuz durumdan kurtulmak, arkadaşına derdini anlatmak ve iyileşmek istemektedir. Genç kız ile arkadaşı arasındaki iletişim verimsizliğini oluşturan ve en önemlisi doğallık maskesine adını veren yer ise bilinçdışıdır çünkü sadece bilinçdışındaki sevgi ve nefret savaşından arta kalanlar bilince aktarılmakta, genç kızın doğal gerçekliği tam yansıtılmayıp bir bölümü maskelenmektedir. Pozitif ve negatif maskelerin sahibi bilinçken, doğallık maskesinin sahibi bilinç ve bilinçdışı gözükse bile, burada bilinçdışı iktidarda bulunmaktadır, bilinç ise her zamanki gibi talepleri yerine getirmektedir. Doğal olmayı seçse bile bunda tam başarılı olamamakta, iletişimi bu kaotik durumdan dolayı verimli bir şekilde yerine getirememekte, amacına ulaşamamakta, kendine ait olan dikkat ve odaklanma gibi fonksiyonları pasif kalmaktadır.
Gördüğümüz gibi ne kadar doğal olmak istesek de ailesel, çevresel ve toplumsal tabularımızı; aynı zamanda ihtiraslarımızı içeren bilinçdışımız bize etki edip “Sen benden habersiz doğal olamazsın, kullanabileceğin en fazla bir doğallık maskesidir” demektedir.
Evet, tüm okları bilinçdışına attık. Fakat unutmamalıyız ki, o bilinçdışını da şekillendiren yine bizleriz ve bunun için ne tanrıyı veya varoluşumuzu, ne ailemizi, ne çevremizi ne de toplumu suçlayabiliriz.
Bizce hata bilincimizde, yani aklımızda, yani iyiyle kötüyü ayırt etme yetersizliğimizin kaynağı ruhlarımızda, bahsettiğimiz ruhlardan bazıları istisna kalmak şartıyla…
Çünkü onlar çalışkan ruhlardır, onlar sağduyusunu kullanan, tanrısal veya varoluşsal olarak olagelen dürtüleri terbiye edebilen; ailesel, çevresel ve toplumsal verileri bilinçte ve akıl yoluyla iyi analiz eden; bu verileri hür ve bağımsız olarak sağduyularıyla yoğurup seçici geçirgen fonksiyonlarıyla bilinçdışına gönderen ruhlardır onlar. Bu ruhların bilinçdışında dürtüler terbiye edilmiştir, hiçbir mantıksız tabu yoktur ve bilinçdışının hemen hemen her alanı barış içindedir. Bilge ruhlardır onlar…
***
Yine de doğallığa niyetlenmek bile iyi bir erdem, tam başarılı olamasak bile.
***
Fakat biliyoruz ki, doğallık maskesinin dışında kullandığımız pozitif ve negatif maskeler de bulunmakta. İnanıyoruz ki, birçoğumuz zorunlu olmasaydı bu maskeleri bilinçli olarak takmak istemezdi. Müşterisine, patronuna ve hatta akrabalarına güç veya sempati göstermek için; çalışanlarına, çocuklarına, vatandaşlarına otoritesini kabul ettirmek için birçok insan bu maskeleri takmak istemezdi. Bunun yanında, bu maskeleri takmaktan hoşlananların tanımlamasını ise sonuçta kötüleşmiş ama temelde tembel ruhlar olarak yapabiliriz. Yani dürtülerini terbiye etmeyen ve sağduyusunu kullanmayan ruhlar gibi…
Evet, birçoğumuz istemezdik bu maskeleri takmak. Takıyoruz ve ortamlara ve insanlara kendimizi adapte ediyoruz. Belki çevremizde tanıdığımız hemen hemen herkese bir önceki insana taktığımız maskemizi çıkarıp başka bir maske takıyoruz. Toplu görüşmelerde ise, – buna iş ortamlarını da katabiliriz – herkesin maskesi ortama uyarlanmış ve aynı…
Peki, kendimizi insanlara ve ortamlara adapte etmemizi sağlayan bu maske fenomeninin doğasında neler var acaba?
Neden kendimizden çıkıyoruz?
Çıkarlarımız için mi? Kendimiz olursak kaybedeceğiz korkusundan mı?
Kendimiz olunca toplumda bir değerimiz yok mu acaba?
Eh, tamam, maskeleri hemen hemen herkes takıyorsa demek ki bu toplumda hemen hemen kimsenin mi değeri yok?
Eh, o zaman, bu toplumun değeri nerede peki? Değersiz bir toplum muyuz?
Yoksa hepimiz birer ödlek miyiz?
Herşey bir yana, korkak insanlar için bireysel güvenlik çok önemlidir. Korkak insanlarda bireysel güvenlikleri için kendilerini her bir insana karşı farklı savunma stratejileri vardır. Bunu sosyal bazda en iyi görebileceğimiz aktivitelerden biri basketboldur. Bir basketbol takımı için atağa çıkan rakip takım karşısında sayı yemek istenilmeyen bir sonuçtur. Burada rakibe göre adam adama veya alan savunma stratejilerini çok rahat görebiliriz. İşte, maskelerimiz de böyledir. Bireysel güvenliğimizi sağlamak demek kayba uğramamak, çıkarlarımızı kaybetmemek olduğundan maskelerimizi her insan ve duruma göre değiştirebiliriz, aynen basketboldaki defans stratejileri gibi…
Bir satış yıldızı bile müşterilerine en seksi maskelerini ya patronu karşısında satış kotası konusunda sıkışmamak ya da önceden hayal ettiği ve hedeflediği satış primlerini kaybetmemek, yani bireysel güvenliği ve huzuru için takacaktır. Müşterisini parmağıyla döndürdükçe döndürecektir. Müşterisi de en iyi satın alımı yapabilmek için mesafeli, sorgulayan ve yeri geldiğinde kolay lokma yemeyen ve otoriter bir maskeye bürünecektir. Bu da kendi bireysel güvenliği içindir. Fakat, o satın alma müdürü hafta sonu oğluyla Playstation oynarken oğlunu mutlu etmek için gayet pozitif ve sıcak bir maskeye bürünecektir. Ama siz sorun o satın alma müdürüne bir bakalım, satın alma bütçesini nasıl dengeleyecek, bir tek o bilir, hiç kimse bilmez. İşte bu o satın alma müdürünün doğal durumudur. Bu doğal durumu karısına anlatması ise, doğal maskesini tam niyeti olmadan kullanarak doğal durumunu yansıtmasıdır. Bu durumda, karısı satın alma müdürü kocası kadar endişeli olamayacaktır.
Maskeleri takmak bizi yorduysa ve daha fazla takmak istemiyorsak bunu maskeleri çıkararak gerçekleştirmek riskli bir kumar oyunu gibidir.
Ben çıkaracağım, ama ya karşımdaki de çıkarmaz ise?
İşte, bu bilinmezdir. Bilinmesi için lütfen bu yazıya destek veriniz, sevgili dostlar.
Maskelerimizi ne kadar eş zamanlı çıkarabilirsek, böylelikle bu etkileşimin verdiği motivasyon ile dürtülerimizi o kadar terbiye etmeye başlar ve mantıksız tabulardan uzaklaşıp bilinçdışımızda bir huzura sahip oluruz, dolayısıyla bilincimiz doğal olmak isteyince karşısında hiçbir engel bulamaz. İnanıyoruz ki, bu sayede birbirimiz ile daha iyi bir iletişime geçecek, birbirimizi daha iyi anlayacak ve güvenli bir toplumda yaşayacağız.
Göründüğümüz gibi olmayalım, o elbiseler bu değişimden önce alınmıştı.
Olduğumuz gibi görünelim, bunun için çıplak bile gezmeyi göze alarak…
-
Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I
Biz insanların neredeyse homojen olarak bu dünyaya yayılma sebebini tarih ve dinler birçok açıklamaya dayandırmaktadırlar. Ama biz, tarihin ve dinlerin bu değişik ve tartışmalara yol açabilecek açıklamalarını incelemektense, bunları daha sonraki yazılarımıza bırakıp, bu yazımızda biz insanlara ve dünyaya yayılışımıza daha genel bir perspektiften bakmak istiyoruz.
İsterseniz şimdi biraz uzayı ve evreni düşünelim. Galaksiler, yıldız sistemleri, gezegenler… Ne kadar da büyük ve akıl almazlar, değil mi?
Peki, bu evrende biz nereye ait bulunmaktayız? Evrende dünya dışında başka bir yer için evimiz kelimesini kullanabilir miyiz?
Biz insanoğlu için, – yani iki gözü, iki kolu, iki bacağı, beyini, kalbi ve bedeniyle – biz insanoğlu için, seçilmiş veya ait bulunduğumuz ve bildiğimiz tek ev dünya galiba…
En azından, günümüz biliminin sınırlarına göre insanoğlunun tek sığınağı dünya diyebiliriz.
Yazımızın başından beri fark ettiysek insanoğlu için “Biz” kelimesini çok kullandık. Ama biliyoruz ki, insanoğlu olarak “Biz” kelimesinden ayrı olarak “Siz” kelimesini de çok kullanmaktayız.
Ve işte burada yazımız başlar…
Evrende ilginçtir hiçbir şey birbirinin aynı konumunda değil, belki de bu yüzden insanoğlu olarak hep “Siz” kelimesini de kullanma eğilimindeyiz…
Birbirine eşdeğer bir elma, bir üzüm tanesi ve belki de bir atom bile yok iken evrenin çocukları olan bizlerin de birbirimizden farklılıkları açıktır. Fakat, “Ben – Sen – O – Biz – Siz – Onlar” ayırımına gidersek, bir zaman sonra görürüz ki, hepimiz gerçekten de farklıyız ve bu da birbirimize yabancı olmamıza yol açıyor. İşte bu bakış açısı tarihten bu yana değişmeyen bir statüko konumunda.
Tüm soğuklukların, çekişmelerin, kavgaların ve savaşların sebebi olan bu bakış açısının bizlere neler kazandırdığını ve neler kaybettirdiğini düşünmek zorunda olduğumuzu belirtmek istiyoruz.
İnsanoğlu olarak karar vermemiz gereken konu, kendimizi ‘sınıflandırmanın’ mı yoksa ‘bütünleştirmenin’ mi daha iyi olacağının tespitidir.
“Ben – Sen – O – Biz – Siz – Onlar”. Bu altı kelimeyi düşünmeliyiz. Keşke sadece “Ben ve Biz” olsaydı da bu kadar soğukluk, çekişme, kavga ve savaş olmasaydı ve bulunduğumuz zamanda halen yaşanmaya devam etmeseydi diye düşünüyoruz.
Bu altı kelimeyi biraz daha incelersek demek istediğimizi daha iyi anlayacağız.
BEN
Çıkış noktası ve vazgeçilmez bir özne, şu anda dünyamızda altı milyardan fazla “Ben” bulunmakta, bir varlık göstergesi, onsuz varlığımızı ifade edemiyoruz.
SEN
Çıkış noktası olan “Ben”den sonra o “Ben” farklı bir insan ile karşılaşınca o insanın farklı olduğunu kabul ederse ve kendisini ve o insanı bir ‘sınıflandırmaya’ sokarsa o insana “Sen” der.
O
Çıkış noktası olan “Ben”, bir ‘sınıflandırma’ sonrası farklı bir insana “Sen” dedikten sonra, üçüncü farklı bir insanı hem kendisiyle hem de “Sen” ile birlikte ‘sınıflandırırsa’ bu insana “O” der.
BİZ
Çıkış noktası olan “Ben”ler kendilerini ve diğer insanları ‘bütünleştirirlerse’ bu gruba tüm grup üyeleri “Biz” der.
SİZ
‘Bütünleşmiş’ bir grup olan “Biz” grubunun üyeleri diğer farklı bir insan grubunu kendileriyle birlikte ‘sınıflandırırlarsa’ onlara “Siz” derler.
ONLAR
‘Bütünleşmiş’ bir grup olan “Biz” grubunun üyeleri bir ‘sınıflandırma’ sonrası farklı bir insan grubuna “Siz” dedikten sonra, üçüncü farklı bir insan grubunu hem kendileriyle hem de “Siz” grubuyla birlikte ‘sınıflandırırlarsa’ bu insan grubuna “Onlar” derler.
Evet, yukarıdaki tanımlarımızdan da görüldüğü gibi “Ben” öznesi çıkış noktamız, vazgeçilmez bir özne ve aynı zamanda bir insan olarak varlığımızı belirten yegane kelime. Bu kelimeden vazgeçemiyoruz, çünkü vazgeçmemiz demek varlığımızı inkar etmek anlamına geliyor. Bunun yanında dikkatimizi çeken ise, “Ben” öznesi dışında “Biz” öznesi ‘bütünleştirmenin’ kullanıldığı yegane özne ve “Sen”, “O”, “Siz” ve “Onlar” özneleri de ‘sınıflandırmanın’ kullanıldığı özneler.
Keşke sadece “Ben ve Biz” özneleri olsaydı da dünyamızda bu kadar soğukluk, çekişme, kavga ve savaş olmasaydı ve bulunduğumuz zamanda halen yaşanmaya devam etmeseydi demiştik hatırlarsak. Bunu söylememizin sebebini artık daha iyi anlıyoruzdur. Keşke tarihten bu yana değişmeyen bir statüko olan insanlar olarak birbirimizi ‘sınıflandırma’ eğilimimizi bir tarafa kaldırıp, ‘bütünleşmeyi’ ve vazgeçilmez bir özne olan “Ben”in yanında “Biz” öznesini daha çok kullansak diye düşünüyoruz. Hatta bir adım daha atarak, “Ben” öznesini de daha az kullanıp, daha çok “Biz” öznesini kullanabilsek diyoruz.
Yaşadığımız “Ben –Sen – O – Biz – Siz – Onlar” dünyasında şu anda “Ben ve Biz” öznelerinin bile dünya barışını getirmeye yeterli olduğunu işaret ederek, bunun yanında, günümüzde “Biz” öznesini kurumsal kültürlerinde “bir imaj aracı olarak ve sadece daha çok para kazanma amaçlı olarak kullanan” ulusal ve uluslararası şirketlerimizin yazımızın konusunun dışında olduğunu hatırlatmak isteriz.
Evet, bahsettiğimiz gibi insanoğlu olarak birbirimizi bütünleştirmekten ziyade birbirimizi sınıflandırıyoruz ve açık söylemek gerekirse bundan da hoşlanıyoruz. Bunun en önemli göstergesi bu dünya topraklarında bulunan 200’e yakın ülke ve bayraklarıdır. Farklı ırklara, dinlere, dillere, etnik gruplara ve kültürlere sahip olmamız tüm bu sınıflandırmaları teşvik eden faktörler ancak bazı gerçekleri görmemize de engel olan at gözlükleri aynı zamanda.
Nedir bu gerçekler peki?
Bu gerçekleri açmadan önce, bu gerçekleri en iyi anlayabilecek ve toplum veya toplumlara aktarabilecek insanlarımızın dünyanın önemli bir bölümünü gezerek çok farklı ırk, din, dil, etnik grup ve kültürlerdeki insanlarla tanışma fırsatı yakalamış olan insanlarımız olduğunu belirtmemiz gerekir. Burada, bir insanımızın bulunduğu toprakları aştıkça ve dünyanın diğer topraklarındaki insanlarımızı keşfetmeye başladıkça hem kendisini hem de diğer insanlarımızı daha net bir şekilde tanıma fırsatı olacağını hatırlatmak isteriz.
Evet, tanımak dedik. Diğer insanlarımızı tanımak. Bir insanımızı tanımadan o insanımız hakkında yorum yapmak mümkün müdür?
Peki, geçmişten bu yana “Ben –Sen – O – Biz – Siz – Onlar” dünyasında neler yapıyoruz acaba? Dünya tarihindeki insanlarımızın “yüzde kaçının” dünyayı gezme imkanı olmuş ve “yüzde kaçı” farklı ırk, din, dil, etnik grup ve kültürlerdeki insanlarımızla tanışma fırsatını yakalamış? Bu dünyanın yüzde kaçı “insan kaşifi” olabilmiş de insanlarımızı tanıyıp insanlarımızı insanlarımıza anlatabilmiş?
Sanıyoruz ki, bunları derin derin düşünmemiz gerekiyor.
Özellikle “yabancı insanlarımızla” aşk ilişkisi veya evlilik yaşamış olan dostlarımız dediklerimizi daha iyi anlayacaklardır. Dünyanın bir tarafındaki bir insanımızla yakınlaştığımız zaman esasında o insanımızın davranış şekillerinin ırkı, dini, dili, etnik grubu ve kültürü ne olursa olsun karakter kabuğundaki ve bulunduğu toplumun enjekte ettiği bazı motiflerin dışında bizimle kökende aynı olduğunu, bizim ve o insanımızın paylaştığımız birçok ortak özelliğimizin bulunduğunu ve bu özelliklerin gerçekte karakter kabuklarımızdaki farklı özelliklerimizden “daha fazla” olduğunu anlıyoruz.
İşte bu saatten sonra ise “Ben –Sen – O – Biz – Siz – Onlar” yerine “Ben ve Biz” demeyi daha doğru buluyoruz. Kişisel gelişimimiz sayesinde ise ilerleyen seviyelerde daha çok “Biz” kelimesini kullanıyoruz. “Biz”…
“Biz”… Yani insanlar olarak “Biz”, sadece ve sadece “Biz”…
Anlayabiliyor muyuz?
Şimdi biraz düşünelim ve hissedelim…
***
Başlığımıza dönersek milliyetçilik bulaşıcıdır demiştik. “Biz” bunu “domino oyununa” benzetiyoruz. Belli bir toprak parçasında yaşayan bir grup insanımız diğer toprak parçasında yaşayan başka bir grup insanımızı kendileriyle bütünleştirmek yerine sınıflandırıyorsalar ve “Siz” kelimesini kullanıyorsalar, o grup insanımız da bu grup insanımızı “Siz” olarak kabul edip, diğer grup insanlarımızı da bu kolektif psikososyal etkilenme vasıtasıyla yine “Siz” olarak anacaktırlar ve bu böyle devam edecektir. Durum esasında bu kadar basittir ve bu basitliği göremeyen; sosyal, ekonomik ve politik polemiklere kurban birçok ülkemiz bulunmaktadır dünyamızda. Domino taşlarının yönünü “Siz” demek yerine, “Biz” diyerek değiştirmek var iken, bu oyun, taşların yanlış yönde yere düşmesiyle devam etmektedir.
Milliyetçilik yanlış yönde seyreden domino oyunundaki gibi bulaşıcıdır insanları ve toplumları yabancılaştırır, rekabeti ve düşmanlığı ateşler. Bunları hiç düşünüyor muyuz?
Sosyal, ekonomik ve politik ilişkiler açısından “Ben –Sen – O – Biz – Siz – Onlar”cı olsak bile “doğa olarak” harikulade bir dünyada yaşıyoruz ve “Biz”, bizlerin insanlar olarak birbirimize kökende “çok ama çok” benzediğimizi iddia ediyoruz. Bunu anlamak ister miyiz? Veya zaten biliyor muyuz? Biliyorsak bu yazıya katkıda bulunmak ister miyiz?
Dünya barışı için el ele vermek ister miyiz?
İnanıyoruz ki, barış ancak “Biz”lerle ve “Biz” diyerek gelecektir…
-
İdollerimiz
Onlarsız yaşayamıyoruz, farkında olalım veya olmayalım onlar bize yön veriyor, bizi motive ediyorlar, imrenme duygumuzu en çok ve bazen de tek kullandığımız insanlar onlar, onlara hayranız, bazıları olmadan hatta yaşamamız bile mümkün değil, bağımlıyız onlara…
Bu sözler belki de çok iddialı gelebilir size, ama bu sözlerin hepsi herkes için geçerli olmasa bile her birimizin bu sözlerden kendine çıkaracağı bir izdüşüm bulunmaktadır. Evet, birçoğumuz için olağan ve bazı azınlık için ise bir sorunsal olan idollerimizden bahsetmekteyiz. Bir insanın veya bir toplumun başka bir insana duyduğu derin hayranlık duygusundan…
Esasında konu sandığımızdan daha derin bir konu ve bu konuya bir giriş yapmak için insanlar olarak çeşitliliğimizden bahsetmemiz gerekir. Evet, bu dünyada zekisi, zeki olmayanı; uzun boylusu, kısa boylusu; güzeli, çirkini; sağlıklısı, sağlıksızı ve şanslısı, şanssızı görünüşte benzer ama belki de çok farklı hayatlar yaşamaktayız. Sonuçta birbirimizden niteliksel farklılıklar göstermekteyiz. Bunun sebebi olarak tarih boyunca birçok tez ortaya atılmış ama akıl sahibi olan insan düşünerek bu sebep hakkında belirli bir noktaya kendisi de varabilir diye düşünüyor ve bu konuyu başka bir yazıya ertelemek istiyoruz.
Çeşitliliklerimizde niteliksel bazda baskın olanlarımız her zaman daha başarılı ve mutlu olma potansiyelini taşımaktadırlar. Buna güzellik yarışmalarını veya maraton koşularını verebiliriz. Ama tabiki herşey de bu niteliksel bazda olan baskınlıklarla ilişkili değil, tabiki her alanda çalışma ve azim de başarı ve mutluluğu o kişi ilgili nitelikte baskın olsun veya olmasın getirebiliyor. Sonuçta, toplum olarak bizler de niteliksel bazda baskın olsun veya olmasın başarılı ve mutlu insanlara hayranlık duymaktayız.
Burada, farkettiyseniz incelememizin iki yönü oluşmuş durumdadır. Birincisi, niteliksel bazda baskın olanlar; yani güzeller, yakışıklılar, iyi fizikliler, zekiler, sağlıklılar, şanslılar vb. gibi insanlara duyduğumuz hayranlık; ikincisi ise; bu tip baskın niteliklere sahip olmayan ama çalışma ve azimleriyle kendilerini belli bir noktaya taşımış olan insanların başarı ve mutluluklarına duyduğumuz hayranlık.
Peki, ilk bölümü ele alalım. Bu baskın nitelikli öne çıkmış insanlara neden hayranlık duyarız ve ilerleyen seviyelerde neden onları idollerimiz haline getiririz?
Onları mükemmel olarak algıladığımızdan olmasın sakın?
Zaten hayranlık duyduğumuz idoller sıradan veya ortalamanın üstü olabilirler mi ki? Olsa olsa, farkında olalım veya olmayalım onları mükemmel olarak algılıyoruz ki, üstlerine toz bile kondurmuyoruz. Mükemmel birşeyin üstünde bir toz parçası bile olabilir mi ki zaten?
Evet dostlar, savunma mekanizmalarınız çalışmaya başlamıştır muhtemelen. Mükemmel bir kimsenin olamayacağı gerçeği bilincinizin derinliklerinden bilincinize çıktı şimdi. Hatta şu an o idollerinize karşı o kadar yoğun bir hayranlık duygusu da taşımıyorsunuz veya bu duygu biraz daha zayıfladı. Ama beş dakika önce konuşsak Rolling Stones rock tarihinin mükemmel tek grubu, Marx ekonominin son noktası veya Hz. Muhammed kainattaki yegane kusursuz insandı. Şimdi şunları düşünüyor olabilirsiniz:
“Bence Rolling Stones iyi bir grup ama mükemmel değil, hem daha neler var rock tarihinde, en başta Beatles, Pink Floyd, Doors, Dream Theater vs.”
“Marx iyi bir iktisatçı ama ekonominin son noktası olsaydı tez koymakla kalmayıp, ideolojisinin sağlıklı yürüyebilmesi için de kaydadeğer önlemler alırdı ve şu an kapitalizmde hapsolmazdık.”
“Hz. Muhammed benim peygamberim ve en değerli insan, ama biliyorum ki o da kusursuz değil, bir insan kusursuz olamaz, hem Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde peygamberlerin de hatalarından bahsedilmektedir.”
Evet dostlar, şimdi böyle düşünüyor olabiliriz, ama beş dakika önce bu idollere toz kondurmuyorduk. Peki ne oldu da fikirlerimizi değiştirdik idollerimiz hakkında? En önemlisi ne oldu da fikirlerimizi değiştirmeden önce bu idolleri mükemmel olarak görüyorduk?
Bunu bir örnekle ele alalım isterseniz.
“Bir genç çocuk televizyonda ünlü bir illüzyonistin gösterisini izliyordur. İllüzyonistin her numarasından sonra yoğun bir şekilde etkilenir ve şaşkınlık duyar, heyecanlanmıştır. Bir süreden sonra bu oyunları anlamak için çaba sarfeder ama anlayamaz. Devamlı olarak illüzyonistin bir açık vermesini beklemekte ve numarayı anlamayı ummaktadır. Ama bu istediği gerçekleşmez, genç çocuk televizyona şaşkınlıkla bakakalmıştır. Bir yandan da ister istemez illüzyoniste bir hayranlık duymaya başlar. Bu adamın doğa üstü güçleri var mı acaba diye düşünmeye başlar, adamın yaptıklarında tek bir kusur yoktur, adam mükemmeldir. Ama bunu bir türlü içine de sindiremiyordur, biliyordur ki mükemmel bir insan olamaz. Ama bir saatten sonra bu düşünce harbine yenik düşer, çünkü bu iç çatışma onu rahatsız ediyordur. En iyisi onu mükemmel olarak kabul etmek ve unutmaktır.”
İşte dostlar, işte tam bu unutma anı bilincimizdeki bir tecrübenin ve izlenimin bilinçaltına sevkedildiği andır. Genelde insan, zorlandığı ve istemediği olayları ve olguları bilinçaltına unutmak yoluyla sevketmeye daha meyillidir. Sonuçta, o illüzyonist mükemmel bir insan olmadığı halde o genç çocuğun bilinçaltında mükemmel bir yere sahiptir, bilinçaltına kayıt çoktan yaptırılmıştır. Burada bilinçaltını bilgisayarlardaki bir veritabanı olarak da alabiliriz. Bilgisayarlarda veritabanından nasıl bilgi ve dosyalar çağırılıyorsa, genç çocuğun bilinçaltından da illüzyonistin mükemmel olarak etiketlenmiş dosyası o illüzyonistin her sözü geçtiğinde bilince, yani bilgisayarlarda olduğu gibi ekrana çıkacaktır. Böylelikle bilgisayar bilgiyi veritabanından çağrılarak ekranda “display” ettiği gibi, genç çocuk da illüzyonisti bilinçaltından çağrılarak bilincinde mükemmel olarak düşünecek ve çevresindekilere o doğrultuda söylemlerde bulunacaktır.
En başa gelelim ve şu soruyu tekrar soralım.
Peki ne oldu da fikirlerimizi değiştirdik idollerimiz hakkında?
Bunu da isterseniz yine genç çocuk – illüzyonist örneğiyle inceleyelim.
“Genç çocuğun bilinçaltından illüzyonistin mükemmel bir insan olduğu, gazetede illüzyon hakkında geçen bir haber aracılığıyla, yani hatırlama yoluyla, bilincine taşınmıştır ve genç çocuk bu şekilde tekrar illüzyonisti hatırlar, yaptığı numaraları ve mükemmeliğini düşünür. Hemen oturma odasına giren babasına illüzyonisti anlatmaya başlar, heyecanla onun ne kadar mükemmel bir adam olduğunu söyler. Babası duraksar ve şöyle der: “Sence mükemmel bir insan olabilir mi gerçekten?” Çocuk da duraksar ama “Olmaz tabiki” der. Babası: “Ama sen o illüzyoniste mükemmel diyorsun.” Çocuk: “Bilmiyorum, ama bana öyle geldi belki de” der.”
İşte dostlar, bu anda genç çocuğun kafasında ilk başta olduğu gibi bir iç çekişme bulunmamaktadır. Hatırlarsanız, ilk başta çocuk illüzyonistten televizyonda etkilendikten sonra bir ikilem yaşamıştı ve illüzyonistin mükemmel olduğu düşüncesi “mükemmel bir insan olamaz” düşüncesini taciz edip, genç çocuğun bilincinde bir sıkıntı ve kargaşa oluşturmuştu. Genç çocuk da farkında olmayarak unutmak vasıtasıyla “mükemmel illüzyonist düşüncesini” bilinçaltına sevketmişti. Dediğimiz gibi, bu son durumda ise böyle bir ikilem bulunmamaktadır, çünkü bir dış etken olan baba da “mükemmel insan olamaz” düşüncesini desteklemektedir. Bu durumda ise, genç çocuk illüzyonist hakkında fikirlerini sizlerin de fikirlerinizi daha başta Rolling Stones, Marx ve Hz. Muhammed için değiştirdiğiniz gibi değiştirecektir.
Evet, şimdi yazımızın başlarına doğru dönerek incelememizi hatırlamaya çalışalım.
Çeşitliliklerimizden bahsetmiş, hayranlık duyduğumuz insanları iki bölüme ayırmıştık.
Birincisi, niteliksel bazda baskın olanlar; yani güzeller, yakışıklılar, iyi fizikliler, zekiler, sağlıklılar, şanslılar vb. gibi insanlara duyduğumuz hayranlık; ikincisi ise; bu tip baskın niteliklere sahip olmayan ama çalışma ve azimleriyle kendilerini belli bir noktaya taşımış olan insanların başarı ve mutluluklarına duyduğumuz hayranlık.
Rolling Stones, Marx, Hz. Muhammed ve genç çocuk-illüzyonist örnekleriyle birinci bölüm hakkında analiz yapmış, niteliksel bazda baskın olan insanlara duymuş olduğumuz hayranlık ve ileri derecede onları idolleştirmemizin doğasını Freud’cu bir bakış açısıyla değerlendirmiş, hiç bir insanın mükemmel olamıyacağını tekrar bilincimizde üstün kılmıştık. Bu üstün kılma da tabiki idollerimize bakış açımızı değiştirecek bir eylem.
Bu eylemden sonra eski idollerimizin doğalarından gelen niteliksel baskınlıkları dışında bizden farklı olmadıklarını görebiliyor muyuz acaba?
- Zaten biliyorduk!
- Evet, bilincinizin veya bilinçaltınızın bir tarafında bu vardı. Ama şimdi genç çocuğun babası sayesinde daha güçlü bu düşünce, yanılıyor muyuz?
Artık en azından bir iç çekişme ve ikilem yaşamıyoruz.
Şimdi isterseniz ikinci bölümü inceleyelim, yani baskın niteliklere sahip olmayan ama çalışma ve azimleriyle kendilerini belli bir noktaya taşımış olan insanların başarı ve mutluluklarına duyduğumuz hayranlığı…
Çalışma ve azimle gelen bir başarı toplumlarda her zaman takdire değer bir olgu. Özellikle, bu başarılar büyük başarılar olunca bu başarıları elde eden kişiler “görünür” baskın niteliklere sahip olmasalar bile takdir edilmekte, hayranlık duyulmakta ve bazen idolleştirilebilmektedirler.
“Görünür” baskın nitelikler dedik ve bu kişilerde görünmez birşeylerin olduğu iddiasındayız. Bunu açıklamadan önce isterseniz biraz insandan bahsedelim.
Özellikle post modern dönemin insanı tarihin önceki dönemlerinde olmadığı kadar dış görünüşe önem vermektedir. Bu yüzden günümüzde birinci bölümdeki güzeller, yakışıklılar, iyi fizikliler veya duyumlanır ve algılanır şekilde şanslılar, sağlıklılar ve zekice konuşanlar ikinci bölümdeki çalışıp başaranlara oranla daha fazla takdir görmektedirler. Çalışıp başaranlar da zaten çalışma, gayret ve başarıları başarı hikayelerinde görüldüğü ve algılandığı için takdir edilmektedir. Ama ne olursa olsun birinci bölümdeki insanlar kadar berrak olmadıklarından dolayı onlar kadar hayranlık uyandırmamaktadırlar.
Çünkü birinci bölümdeki insanların görünür baskın nitelikleri bulunmaktadır, ikinci bölümdeki insanların ise görünür eylemleri daha ön plandadır. Burada ortak payda görünür birşeylerin olması, ama insanoğlu doğuştan gelen görünür baskın nitelikleri hep daha mucizevi ve değerli bulmuştur.
İkinci bölümdeki çalışıp başaran insanların görünür etkileyici eylemleri nereden gelmektedir peki? Yoktan mı böyle gayretleri oluyor?
Bir insan nasıl azimli ve çalışkan olur? Hedefleri olsa gerek.
Bir insanın nasıl hedefleri olur? İstekleri olsa gerek.
Bir insanın nasıl istekleri olur? İhtiyaçları olsa gerek.
Bir insanın nasıl ihtiyaçları oluşur? Yaşamak için olsa gerek.
Bir insan neden yaşamak ister? Dünyayı seviyor olsa gerek.
Bir insan dünyayı neden sever? Dünya güzel bir yer olsa gerek.
Ama dünyayı sevmeyenler de var. Aradaki fark nedir? Bakış açıları olsa gerek.
Bakış açıları neye göre değişir? Psikiyatride beyin kimyasına göre, teolojide ruha göre.
Bunlar mıdır bu insanın çalışma ve azminin sebebi? Evet, o kişinin doğasında vardır bu.
Peki, bu insanları nasıl sınıflandırabiliriz? Bu insanların “görünmez” baskın nitelikleri vardır.
Evet, bu insanların nitelikleri birinci gruptaki güzeller, yakışıklılar, iyi fizikliler veya duyumlanır ve algılanır şekilde şanslılar, sağlıklılar ve zekice konuşanlar gibi değildir. Baskın nitelikleri görünmezdir ve birinci gruptakilerden baskınlık olarak farkları yoktur.
İkinci gruptaki insanların birinci gruptakiler kadar fazla takdir görmemelerinin sebebi özellikle post modern insanın beş duyusuna herşeyden daha fazla itibar etmesidir gerçekte. Biz insanlık olarak beş duyumuz dışında biraz daha fazla mantığımıza itibar etsek belki de ikinci gruptakilerin de baskınlık olarak birinci gruptakilerden bir farkı olmadığını görebiliriz.
Fakat sonuç olarak şu çıkıyor ki, birinci grup da ikinci grup da tüm takdirleri, hayranlıkları ve idolleştirmeleri büyük oranda doğalarından gelen nitelikler sayesinde kazanıyorlar. Bu iki grup insan tabiki hayatlarında birşeyler için çabalıyorlar, ama bunun bir çirkin insanın çabalaması (1. grup için) veya bir şizofreniğin çabalamasıyla (2. grup için) pek farkı bulunmamaktadır.
“Aynı çabalamayla” 1. veya 2. gruptaki baskın insan örneğin 10 birim başarı elde ederken, 1. veya 2. gruptaki çekinik insan da örneğin 2 birim başarı elde edebiliyor.
Veya takdir edilebiliyor, veya hayranlık duyulabiliyor, veya idolleştirilebiliyor…
Sevgili dostlar, şunu unutmayalım ki, bu hayattaki çabalarımız yani hayata verdiğimiz girdimiz (benzinimiz) hemen hemen aynı olsa bile doğalarımız (motorumuz) farklı olduğundan farklı konumlarda olabiliyoruz.
Sizce, bu bağlamda, bir insanı idolleştirmek, ilahlaştırmak ne kadar mantıklı?
-
Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I
Psikanalistler bir birey sorununun çözümlenmesinde her zaman o bireyin çocukluğunu öğrenmek ve anlamak isterler. Hayatımızdaki sonuçları yorumlamak için neden ve kökenleri analiz etmek sadece psikolojide değil, hayatın birçok alanında geçerli bir yöntemdir. Bu yazımızda, bireye özel yapılan psikanalizin ötesinde, insan doğasını tüm bireylerdeki ortak yönlerle inceleyeceğiz. İnsan doğasında birçok özellik olduğundan, yazımızda bu özelliklerin önemlilerini ele alarak ve bu özellikleri hayatımızın amaçları ile karşılaştırarak, hayatımızdaki genel sorunlarımızı çözme yolunda bir doğrultuya varmaya çalışacağız.
Evet, hayatımızın amaçları dedik. Bunları incelemek için, bu satırdan itibaren yazımızın sonuna ve hatta daha sonrasına kadar kendimize şu soruları tekrar sorma ihtiyacındayız.
Yaratılma veya var olma amacımız nedir?
Neden bu dünyadayız?
Bu dünyadaki amacımız nedir?
Bu dünyadaki amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Aynı zamanda hem iyi hem de başarılı bir insan olmak mümkün müdür? Mümkün ise hangi koşullarda mümkündür?
Bu sorular aklımızın bir tarafında kalırken, isterseniz biraz insanın doğasından bahsedelim.
İnsanın doğası derken anladığımız; anne ve babalarımızdan genlerle aldığımız özelliklerin aksine, tüm insanlarda doğuşta ortak bulunan özelliklerin bileşkesidir. Öte yandan, insanın doğası incelenirken çocukluk zamanının gözlemlenmesinin sebebi, çocukların yetişkinlerle karşılaştırmada dış etkenlerden (aile, çevre, toplum vb.) asgari düzeyde etkiye maruz kalmış olmaları ve böylelikle doğuştan gelen doğalarının büyük oranda korunmuş olmasıdır.
Böylelikle, çocuklar saf halleriyle bize insan doğasını en iyi yansıtan insanlardır.
“İnsan, doğası gereği serbest olmak ister, serbestliği tattıkça bencilleşir, ama bencil insan pek sevilmez.” adlı yazımızda bebeklerin mama verildikleri ve bakıldıkları zamanların dışında serbestliklerini aradıklarından bahsetmiştik. Bunun kökeninde, bir bebeğin dokuz ay boyunca anne karnında kapalı kaldıktan ve doğduktan sonra, serbestliğin ona içgüdüsel olarak verdiği hazı bile arayabiliriz. Diğer taraftan, yazımızda bu serbestlik dürtüsünün sevgi ile yatıştırılmadığı zaman ilerleyen yıllarda bencilliğe de yol açabileceğinin üzerinde durmuştuk. Özellikle bebeklik döneminden sonra çocukluk çağına giren bireyde serbestlik eğiliminin daha yoğun olduğu gözlemlenebilir. Ayrıca, hangi sosyo-kültürel sınıftan bir ailenin çocuğu olursa olsun, çocuklarda ortak gözlemlediğimiz başka bir durum ise yaramazlıktır. Yaramazlık, çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminin tamamlanmamış olmasının yanında, insanın doğasında bulunan ve önlemi alınmamış birçok özelliğin bileşkesinin de bir sonucudur. Zihinsel ve duygusal gelişimini tamamlamış bir bireyi akıl, vicdan ve sağduyu sahibi olgun bir insan olarak tanımlarsak, çocuklar bu gelişimin daha başlarında oldukları için tüm yaramazlık aktivitelerinde doğalarında bulunan özelliklerin hakim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yaramaz bir çocuk serbest olarak her istediğini yapmak ister ve istedikleri gerçekleşmediği zaman psikolojik dengesi kolayca bozulur, çünkü duygusal gelişimi tamamlanmamıştır. İstenilmeyen durumlara karşı gösterilecek bir direnç olan sabır yaramaz çocuklarda bulunmamaktadır, bu yüzden zayıf ve bozulmuş psikolojik durumlarından kurtulmak için isyankar veya saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Uygun bir psikolojik stabiliteye sahip olunamayan çocukluk çağına dair “ Nedir bu insanın eğlenme meyli?” adlı yazımızda birçok ayrıntıyı bulabilirsiniz. Yaramaz çocuklarda görülen başka bir davranış biçimi ise tehlikeli ve terbiye dışı hareketlerdir. Fakat bu davranış biçimi, insan doğasında olan bir özellikten ziyade çocukların kısa dünya tecrübelerinden dolayıdır. Hayatta tecrübe kazanan bir çocuk kendini dünya koşullarına adapte edecek, tehlikeli ve terbiye dışı hareketlerden de kendi iradesiyle uzaklaşacaktır.
Evet, gördüğümüz üzere insanın doğasını en iyi şekilde incelemek için, insanın en saf ve doğal zamanı olan çocukluk zamanı gözlemlendiğinde, çocukların ortak bir özelliği olan yaramazlık göze çarpan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaramaz bir çocukta her istediğini yapma eğilimi vardır demiştik. Burada, Türk Dil Kurumu’nun “hırs” için olan tanımı bizi başka bir boyuta taşıyacaktır. TDK’ya göre;
Hırs: Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku
Belki de çocuklar için gözümüze ilk bakışta çarpmayan, ama TDK tanımıyla ve “çocukların her istediğini yapma eğilimi” gözlemimizle, çocukların – yani insanın – doğasında hırsın bulunduğunu ifade edebiliriz.
Bunun yanında, çocuklarda istenilmeyen durumlara karşı gösterilecek bir direnç olan sabırın bulunmadığı tespitini yapmış, bu durumlara karşı çocukların gösterdiği isyankar veya saldırgan davranışları işaret etmiştik. Böylelikle, çocukların – yani insanın – doğasında sabırsızlığın da bulunduğunu açıkça belirtebiliriz.
Sonuç olarak, insanın doğasını en iyi şekilde inceleyebildiğimiz çocukluk devresine baktığımızda, insan doğasında “hırs ve sabırsızlık” özelliklerinin olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Şimdi ise, yazımızın başlarına doğru dönüp sorduğumuz bazı sorulara tekrar bakalım. Bu dünyadaki hayatımızda amaçlarımız nelerdir? Amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Aynı zamanda hem iyi hem de başarılı bir insan olmak mümkün müdür? Mümkün ise hangi koşullarda mümkündür?
Bir soru daha soralım: Günümüz modern dünyasında insanlar iyi bir insan olmak için mi yoksa başarılı bir insan olmak için mi çabalıyorlar? Her ikisini de başaran insan oranı nedir dünyamızda?
Bilimsel gelişimi kendine baz alan modern dünyada başarılar sürekli gelişim için vazgeçilmez kilometre taşlarıdırlar. Devlet yönetiminde dinin yaptırımlarıyla yollarını ayıran modern batı dünyasında ve bu yolu Cumhuriyet Dönemi başı itibariyle seçen ülkemizde de başarının hayatımızın büyük bir bölümü için belirleyiciliği yadsınmayacak bir gerçektir. Peki, günümüzdeki başarı algısı nasıldır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, modern dünyada başarıların amacı sürekli gelişimdir. Yani, sonu gelmeyen bir gelişimden bahsediyoruz. Sonu gelmeyen bir gelişim; sonu gelmeyen hedefler, idealler, çalışmalar ve istekler zincirinin bir amacı ve sonucu konumundadır. Bu bağlamda, TDK tarafından “sonu gelmeyen istek ve aşırı tutku” olarak tanımlanan “hırs” da modern dünya insanının profilinde önemli bir yere sahiptir. Bu başarı tutkusu ve hırsı; (tutku ve hırs kontrolü güç duygular olduğundan dolayı) modern dünya insanında adeta bir bağımlılık halini almıştır. Başarının verdiği haz ile egosunu bir kez istediği ideal duruma getiren insan, sigara bağımlısı bir insanın vücudundaki nikotin seviyesini aynı konumda tutmak istediği gibi egosunu devamlı aynı konumda tutmak isteyecek, başarılarının devamını arzulayacak, başarıyı sigara bağımlısı bir insanın devamlı sigara istemesi gibi devamlı isteyecektir ve başarıya bağımlı olacaktır. Sigara bağımlısı sigarası yok ise krize girer, modern dünya insanı ise başarısız olunca bunu kabullenemez ve dayanamaz veya kabullense bile bundan dolayı çoğunlukla bunalıma girer. (Burada başarı, maddi de, manevi de birçok konu kapsamında olabilir.) İşte bu konumuyla modern dünya insanı istenmeyen durumlar karşısında isyankar ve saldırgan davranışlar sergileyen hırslı ve sabırsız yaramaz çocuğa çok benzemektedir. Bağımlılık yaratan başarının yokluğunda modern dünya insanı yaramaz bir çocuk gibi hırslı doğasıyla sabırsız bir konuma gelmektedir. Bunu toplumsal bazda en iyi görebileceğimiz olaylardan biri trafiktir. Korna gürültüsüyle dolu metropol caddeleri insanların doğalarında bulunan hırs ve sabırsızlıklarını halen yenemediklerini bize açıkça göstermektedirler. Örneğin, evine erken gitmek birey için bir başarı olacağı için, trafik durumunda bu başarı engellendiğinden, birey doğasındaki hırslı ve sabırsız hale kolayca bürünebilmekte ve kornasına kontrolsüzce basabilmektedir.
Kısacası, hayatımızdaki herşey seçimlerimiz ile alakadardır. Hayatında başarılı olmaya öncelik veren bir birey, doğasında bulunan hırs ve sabırsızlığı bünyesinde hayat boyunca taşıyacaktır. Fakat, bu bir çelişki değil midir sizce? Başarı bize şu ana kadar toplum tarafından hep iyi bir kavram olarak öğretildi. Ancak, buna rağmen günümüzde içinde hırs ve sabırsızlığı barındırıyor. Bu çelişkiliyse, acaba modern dünyanın başarı algısı ne kadar sağlıklıdır? Başarıya bu tarz bir bakış acaba olması gereken şekilde midir? Acaba insanlar başarılı olayım derken, başka hayat unsurlarını unutuyorlar mı? Mesela iyi, ahlaklı ve erdemli bir insan olmak gibi. Günümüzde insanlar acaba hangisine daha çok ağırlık veriyorlar? İyilik mi, başarı mı? İkisine de eşit değer verilse daha mutlu olmaz mıyız? Biraz çıkar ve başarılarımızdan feragat etsek ve kendimizi iyiliklere, güzelliklere versek hırsı ve sabırsızlığı daha az olan bir bünyede daha huzurlu olmaz mıyız?
Tekrar soralım: Bu dünyadaki amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Eğer öyleyse, gerçekten her ikisine de eşit değeri veriyor muyuz?
İyi olmak kalp işidir, başarılı olmak ise beyin işi. Hangisi ne kadar önemli bizim için?
İnsanın doğasında hırsın ve sabırsızlığın olması bize bunların ilelebet öyle kalması gerektiğini mi gösteriyor?
Hırs ve sabırsızlık iyi şeyler midir ki bünyemizde ölene kadar barınsınlar??
Sabırsızlık için çoğunluğumuz büyük ihtimalle kötüdür diyecektir, fakat bazılarımız hırs için iyidir, başarı ve gelişim sağlar diyecektir. Ama şunu unutacaklardır ki, hırs başarı getirse bile bu çoğunlukla bencil bir başarıdır ve günümüzde bu başarı için birilerinin kazanırken birilerinin mutlaka kaybetmesi gerekir. Hırs ile bir insan kendini düşünerek başarılı olabilir, fakat, farkında olarak veya olmayarak bazılarının canını da yakmış olur. Çünkü evrende bir denge vardır, birisi çıkıyorsa başka birisi batmalıdır ki denge bozulmasın.
Bilerek veya bilmeyerek hırsımızla kendi bireysel başarımız için hırs gibi bir özelliği olmayan insanların canını yakmak iyi birşey midir?
Hırsın paylaşımı önlediğini, rekabeti ve düşmanlığı ateşlediğini hiç düşünüyor muyuz? Bunlar iyi özellikler midir?
Hırs ve sabırsızlık doğamızda vardır ama birer kirdirler, hadi onları atalım artık ve hep birlikte dostça ve huzurlu yaşayalım.
Başarılı olmanın da tanımını değiştirelim, biraz daha hafifletelim bu tutkuyu ve hırsı. Beynimizi başarı için bu kadar fazla yoracağımıza, biraz da kalbimize, iyi bir insan olmaya ve başkalarına iyilik yapmaya özen gösterelim.
Bu dünyada ne amaçla bulunduğumuzu düşünüyor muyuz halen? Hırs ve sabırsızlık doğamızda var, fakat bunların öylece kalmaları amaçlarımız içinde mi olmalı?
Yoksa değişmeli miyiz?
Bazılarına göre Tanrı, bazılarına göre başka şeyler bizden ne yapmamızı bekliyor sizce?
Yoksa bir şey istemeyip ne yaparsanız yapın mı deniliyor bize?
Böyle olduğunu zannetmiyoruz, ama böyle olduğunu düşünen var ise hayatın dolu bir anlamı olabilir mi onun için? Yoksa onun için hayat sıradan ve boş mudur?
Biz, bu hayatta bizden var olmamız karşılığında beklenen birşeyler olduğuna inanıyoruz. Doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı kendi çabamız ile dünyadaki sosyal ve ekonomik ilişkilerimizde üzerimizden atmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Bu hayattaki önceliğimiz iyilik. Egomuz ve başarı tutkumuz ise daha arka planda, ama biz böyle de başarılı olabiliriz çünkü motivasyonumuzun esas kaynağı iyiliğin gücünde.
Sevgili dostlar, sizlerle böyle bir dünyayı paylaşmak çok isteriz.
–


