Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm II
“Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli yazımızda dini, dili, ırkı, etnik kökeni ve kültürü ne olursa olsun biz insanların birbirimize kökende “çok ama çok” benzediğimizi; milliyetçiliğin ise biz dünya vatandaşlarının bütünleşmesinde bir bariyer olarak ve bizi sınıflandırarak kökende birbirimize çok benzeyen bizleri birbirimizden uzaklaştırdığını ve yabancılaştırdığını anlatmak istemiştik.
Peki, mevcut durum nedir?
Dünyanın çocukları olarak bizler tabi bulunduğumuz milliyetlere büyük bir ekseriyetle “çok ama çok” bağlıyız. O zaman önceki yazımızın mesajına göre burada bir problem var…
Bu, doğrusunu söylemek gerekirse problemin görünen yüzü ve bu görünen yüzde dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve kültürlerimizin farklı olması ve geçmişten bu yana olan ve tarihin bize aktardığı dostluk ve düşmanlık sebeplerimiz bulunmaktadır.
Problemin bu görünen yüzünde tüm bu olgular ise milliyetçiliği bir sonuç olarak ortaya çıkarmaktadır.
Evet, görünüşte dinlerimiz, dillerimiz, ırklarımız, etnik kökenlerimiz ve kültürlerimiz farklıdır. Bu farklılıkları Tanrı’ya inanan dostlarımız Tanrı’nın düzeni doğrudan veya dolaylı olarak böyle kurmasına, Tanrı’ya inanmayan dostlarımız ise insanların tarihten bu yana olan coğrafi varoluş, dağılım ve birbirleri arasındaki ilişkilerine bağlayabilirler. Fakat tüm insanlık olarak uzlaşmamız gereken konu ve görünürdeki problemin altında yatan ana neden ise; din, dil, ırk, etnik köken ve kültür farklılıklarının ya Tanrı ya da varoluş coğrafyası nedenli olarak “insanoğlunun elinde olmaksızın” oluşması ve tarihten günümüze insanların süregelen grup davranışları vasıtasıyla bu farklılıkların daha da büyüyüp bizleri bugün “görünürde” daha da uzak gruplar olan milliyetlere bölmesidir.
“Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli ilk yazımızda Tanrı veya varoluş coğrafyası nedenli olan ve insanoğlunun tarihten günümüze süregelen grup davranışı vasıtasıyla “görünüşte” daha da büyüyen bu farklılıkların, yani her bir toplumun kendi bireyine enjekte ettiği farklı farklı motiflerin sonucunda oluşan ve böylelikle değişik milliyetlere tabi insanların karakter kabuklarında bulunan bu farklılıkların, bizim yani tüm insanların ortak özelliklerinin yanında gerçekten küçük bir paydayı oluşturduğunu işaret etmiş ve biz insanların birbirimize kökende “çok ama çok” benzediğimizi iddia etmiştik.
Fakat, her nasılsa, günümüzde insanlar çoğunlukla milliyetçi bir çizgide bulunmakta ve bunun kökeninde yatan ise; birincil olarak Tanrı veya varoluş coğrafyası nedeniyle “insanoğlunun elinde olmaksızın” din, dil, ırk, etnik köken ve kültür farklılıklarının oluşması ve ikincil olarak da tarih boyunca farklı insan gruplarının farklı atalarının tutum, karar ve hareketlerinin; yani grup davranışlarının günümüzdeki farklı insan gruplarına tarihçiler aracılığıyla miras bırakılması ve dolayısıyla toplumların arasında uçurumların açılması olarak gözükmektedir. Evet, bu birincil ve ikincil sebepler sonucunda biz insanlar olarak tarih boyunca ve halen günümüzde de birbirimizden uzaklaşmakta ve birbirimize yabancılaşmaktayız.
“İnsanın elinde olmaksızın” dedik. Evet; dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve sonuçta kültürlerimizin farklı olmasının ilk sebebinin bizlerin de niteliksel olarak farklı yaratılmamız veya var olmamız, bunun yanında farklı coğrafyalarda konumlanmamız olduğunu anlatmak istiyoruz.
Peki, bu faktörler insanların elinde olan faktörler midir sizce?
Eğer bu faktörlerin insanların elinde olmayan faktörler olduğu konusunda mutabıksak milliyetler olarak neden birbirimizle soğukluk yaşıyoruz, birbirimizi eleştiriyoruz, birbirimizle çekişiyoruz, kavga ediyoruz ve savaşıyoruz sizce?
Tüm bunları yapabilmemiz için akılcı sebeplerimiz olması gerekmiyor mu?
Bir insan diğer bir insanı elde olmayan sebeplerden dolayı mı yargılamalı; yoksa tutum, karar ve hareketlerinden dolayı mı?
Açıkça söylememiz gerekirse, biz atalarımızın daha insanlık tarihinden bu yana koskocaman bir hata yaptığını düşünmekteyiz. Çünkü hatırlarsanız; dinlerimizin, dillerimizin, ırklarımızın, etnik kökenlerimizin ve sonuçta kültürlerimizin farklı olmasının ikinci sebebi olarak da atalarımızın tutum, karar ve hareketlerinin, yani grup davranışlarının bizlere tarihçiler aracılığıyla miras bırakılması ve dolayısıyla aramızdaki uçurumların açılmasını göstermiştik.
Buradan görülüyor ki, bir yerde ve bir zamanda bir fitil ateşlenmiş. Kısacası, bir insanın başlattığı hatalı tutum, karar veya hareket o insanın karşısındaki insan tarafından yargılanmış, bu bir zincirleme reaksiyona dönüşmüş ve şu an dünyamızda 200’e yakın ülke ve kültür bulunmakta. Çok iyi biliyoruz ki, günümüzde bu yüksek dozdaki çeşitlilik de dünya barışını tehdit etmekte. Bu noktada altını kalın kalın çizmek isteriz ki, “çeşitlilik” kavramı global (emperyalist) emeller amacıyla çok pozitif bir kavrammış gibi lanse edilmektedir. Bizler, bunun altındaki yatan sebepleri bildiğinizi tahmin ediyoruz ve çeşitliliğin belli bir dozda pozitif bir etkisinin olacağına da inanıyoruz, fakat statükodaki çeşitliliği yüksek dozda ve barışa bariyer bir çeşitlilik olarak gözlemliyoruz.
Evet, bahsettiğimiz ateşlenmiş fitil hakkında tarih ve dinler bize birçok örnekler vermektedir. Ama, hepsindeki ortak payda bir tarafın bu hatalı tutum, karar veya hareketi başlattığı hakkındadır. Bunun yanında, herhangi bir soğukluk, çekişme, kavga veya savaş halinde diğer tarafı da gözlemlememiz doğru olacaktır. İlk taraf nasıl hata yapmışsa, diğer taraf da bu hatayı hoşgörüyle karşılamamakla ve karşı tarafa bir şans daha vermemekle bir hata içine girmiştir diyebiliriz. Gerçekte, iki taraftaki ortak nokta birbirlerini nitelikleri sebebiyle farklı ve ilerleyen adımlarda yabancı olarak görmeleridir. İşte, burada, önceki yazılarımızda da değindiğimiz bir gerçek su yüzüne çıkmaktadır. Bazen, insan beş duyusuna mantık ve sezgisinden daha çok itibar ediyor. Bu esasında bu hataları yapan iki tarafın yaşadığı ilkel zamanların insanının bir eğilimi, fakat, günümüzde de mantığını bırakıp beş duyusuna fanatikçe itibar eden kayda değer bir insan kitlesi bulunmakta.
Belirttiğimiz gibi bu iki taraf o zamanlarda beş duyularına duydukları itibar aracılığıyla birbirlerini niteliksel özelliklerine göre değerlendirip ilk önce yabancılaşmışlar ve birbirlerine karşı taraf olmuşlardır.
Peki, bu beş duyuya itibar nelere yol açmıştır?
Tanrı’ya inanmayan dostlarımız için konuşmamız gerekirse bu evrenin yapıtaşlarından rastlantısal olarak oluşan bizler rastlantı terimine herhangi bir mantıklı açıklama getiremiyorsak ve rastlantının nesnesi olmakta bizim bir seçimimizin olmadığı varsayılırsa birbirimizi eleştirmenin, ayrışmanın ve yabancılaşmanın da bir anlamı olmayacağı gibi, rastlantılar sonucu oluşan niteliksel farklılıklarımızın atalarımız tarafından beş duyularına itibar yoluyla sınıflanmamıza yol açtığı, bütünleşmemizi ve barışı sağlamamızı engellediği açıkça ortaya çıkmaktadır.
Tanrı, Adem ve Havva’ya inananlar için ise dünyada ilk başta sadece bir “bütün grup insan” vardı ve dünya Tanrı tarafından bu grup insanın hizmetine sunulmuştu. Bu noktada, Tanrı’nın grubun bazı üyelerine daha fazla hak vermesi olanaksız bir düşünce sayılabilir çünkü bu insanlar Adem ve Havva soyundan, yani aynı soydan ve birbirlerine yakın ve tanıdık olduklarından dolayı bu dünyadan eşitçe yararlanma durumundaydılar. Bu ilk insanlardan bu yana, insanların dünyayı tarih boyunca keşfetmeye çıktıklarında ise iki seçenekleri vardı. Ya beş duyularına itibar yoluyla fark ettikleri yaradılışlarından dolayı gelen üstün nitelikleri sayesinde keşfettikleri toprakları kimseye haber vermeden sahipleneceklerdi, ya da diğer soydaşlarına keşfettikleri yerleri haber verip paylaşacak ve bu topraklardan eşitçe yararlanacaklardı. Tarihe baktığımızda ise insanlar aynı soydan gelmelerine rağmen dünya topraklarını her zaman sadece kendileri sahiplenmeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla, insanlığın bütünleşmesi ve barışı sağlaması bu eksende de sekteye uğramıştır.
Eğer beş duyumuz yerine mantığımızı kullanırsak nerelere gelebiliriz?
Dinimiz olsun veya olmasın, hangi dile, ırka, etnik kökene veya kültüre sahip olursak olalım unutmamamız gereken tek bir gerçek var dostlar…
İnsanoğlunun barınağı dünyadır ve bu barınak huzurlu olmalıdır. Bu hepimiz için daha mantıklı ve akılcı olan bir seçenek değil midir?
Sadece bir milliyet bile içinde sınıflanmış ve hücrelere bölünmüş, ki 200’e yakın milliyetten bahsediyoruz.
Uluslararası ticaret, globalleşme, Birleşmiş Milletler, daha bir sürü topluluk ve organizasyon bizlere dünya barışını şu ana kadar sağlamış mı, sağlayacak gibi gözüküyor mu, bunları düşünmemiz gerektiğini işaret etmek istiyoruz.
Tanrı’nın yaratması veya rastlantı… siz fakiri, çirkini, aptalı, zayıf karakterliyi; siz zengini, güzeli, zekiyi, güçlü karakterliyi dışladıktan sonra nasıl olabilir barış? Böyle doğmak onların mı seçimi? Zenci doğmak, çekik gözlü veya beyaz doğmak onların mı hatası? Bu sınıf örnekleri uzadıkça uzar ve o kadar çok ki… uzadıkça da o derece barıştan uzaklaşıyoruz…
Tanrı’nın yaratması veya rastlantı sonucu bazı niteliksel farklılıklarımızı almışız ve bunları daha da genişletmişiz. “Milliyetçilik Bulaşıcıdır – Bölüm I” isimli yazımızda milliyetçiliğin bulaşıcı doğasını domino oyununa benzetmiştik hatırlarsınız. İlgili bölüm bu yazımızda şöyle geçiyordu:
“Belli bir toprak parçasında yaşayan bir grup insanımız diğer toprak parçasında yaşayan başka bir grup insanımızı kendileriyle bütünleştirmek yerine sınıflandırıyorsalar ve “Siz” kelimesini kullanıyorsalar, o grup insanımız da bu grup insanımızı “Siz” olarak kabul edip, diğer grup insanlarımızı da bu kolektif psikososyal etkilenme vasıtasıyla yine “Siz” olarak anacaktırlar ve bu böyle devam edecektir. Durum esasında bu kadar basittir ve bu basitliği göremeyen; sosyal, ekonomik ve politik polemiklere kurban birçok ülkemiz bulunmaktadır dünyamızda. Domino taşlarının yönünü “Siz” demek yerine, “Biz” diyerek değiştirmek var iken, bu oyun, taşların yanlış yönde yere düşmesiyle devam etmektedir.”
Evet, zaten hali hazırda olan niteliksel farklılıklarımızı birbirimize “Siz” diyerek daha da genişletiyoruz, hücrelere bölünüyoruz ve hapsoluyoruz.
Sağduyumuz şunu söyler ki, “Biz” kelimesini kullanarak bu farklılıkları genişleteceğimize daraltmalıyız, ancak bunları daraltırsak birbirimize yakınlaşıp, birbirimizi daha iyi tanıyıp, ortak özelliklerimizin bu farklılıklarımızdan daha fazla olduğunu fark edip barışı sağlayabiliriz.
Sadece şunu düşünelim, sabah olduğunda bu güneş hepimizin içini ısıtmıyor mu? Verdiği his aynı değil mi?
Lütfen bu tarz örnekleri çoğaltalım dostlar…
Tabiki bu örnekleri çoğaltmadan bazı örnekleri de silmemiz gerekecektir.
Size birisi futbol takımı tutmayı bırakın dese, Eurovision şarkı yarışmasını seyretmek yerine kitap okuyun dese veya yurtdışına yurtiçi kar marjıyla satış yapın dese nefsiniz bundan hiç mi hiç hoşlanmayacaktır.
Barış kolay değildir, ama nefsimize karşı galip gelirsek sonunda bizi huzurlu bir dünya bekler.
Milliyetçilik gerçekliği ise dünya tarihinden bu yana atalarımızın yaptığı en ölümcül hata. Yine yakın tarihten milliyetçiliğin faşizme uzanan türevlerini biliyoruz. Milliyetçiliği mikro düzeye indirirsek psikolojideki içedönüklüğe kadar geliyoruz. Burada şu soruyu sormak önemli:
Dünyada 200’e yakın ülke var ise ve bir analoji kullanırsak 200’e yakın içedönük birey kolektif olarak verimli bir şey ortaya çıkarabilirler mi?
Şunu demek istiyoruz, “Biz” kelimesini kullanarak niteliksel farklılıklarımızı daraltıp, birbirimize yakınlaşıp, birbirimizi daha iyi tanıyıp, ortak özelliklerimizin bu farklılıklarımızdan daha fazla olduğunu fark edersek sadece barışı sağlamayacağız…
Aynı zamanda daha verimli bir dünya yaratacağız!
Sinerji terimini hepimiz biliyoruzdur, kim istemez hem huzurlu ve barış dolu hem de sinerjik bir dünya?
İddiamız şudur ki, insanlık ancak tam anlamıyla bir dünya barışı sağladığında bilimsel olarak sıçrama yaşayacak, bu da yeni uzay keşiflerine kadar gidecektir.
Daha akılcı, daha olgun, daha barışçıl ve daha yenilikçi bir dünya dileklerimizle…
-


Geri İzlemeler