İçeriğe atla

Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm II

26/11/2011

Adem, Havva ve çocukları vardı ilk başta… ve ilk insanlar şimdi olduğu gibi birbirlerinden farklı nitelikteydiler.

Ava çıkabilen vardı, çıkamayan vardı; doğuştan yetenekli olan vardı, olmayan vardı; tüm bu örnekleri bildiğiniz tüm sıfatlar için genişletebiliriz.

Daha bu zamanlardan, bir sıfatı diğer insanın aynı sıfatına göre baskın olan insan her zaman daha avantajlı ve daha üretken konumda idi. Örneğin güçlü insan odun kesip sahiplendikçe, ekonomik seviyesi diğer güçsüz insandan artarak farklılaşmaya başlıyordu. Günümüzde toplumdaki insanlar arasında bu kadar keskin bir ekonomik seviye farklılığının olması dünya tarihi boyunca bizlerin akümüle bir şekilde yardımlaşmaya yeteri kadar önem vermeyişimizin bir göstergesidir diyebiliriz. Bu noktada daha ilk baştan şu soruyu sormak önemli:

Avantajını kullanan o güçlü insan, onun kadar odun kesemeyen güçsüz insana neden yardım etmiyordu?

Çünkü odağı kendindeydi. Kendisini diğer insanlarla karşılaştırdıkça kendine olan hayranlığı artmaya başlıyordu. Kendine olan bu tutkusu ve heyecanı kendisini yaratan Tanrı’yı bile ona unuttururken nasıl olacaktı da güçsüz olan diğer insanı düşünüp ona yardım edecekti?

Kendi doğal yeteneği sayesinde elde ettiği kazanımlar da onu memnun ediyordu, gururunu okşuyordu ve kazandıkça sonsuz bir cennet havasına bürünüyordu. Yaşadığı sürece bu kazanımların ve kazanma tutkusunun onun için bir sonu olmayacaktı.

Burada, isterseniz hırsın ilk yazımızda da verdiğimiz TDK tanımını tekrar hatırlayalım:

Hırs: Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku  

Evet, o insan “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızda analizini detaylıca yaptığımız üzere doğasında hırslıydı ve dünya kaynakları tüm insanlara yetecek kadar ayarlanmış olmasına rağmen, o ve onun gibi insanların daha çok kazanma ve tüketme arzusundan dolayı bu kaynaklar bu durumda limitli bir konuma gelmeye başlıyordu.

Buna rağmen, o hırslı ve nitelikli insan gibi bireyler için dünya kaynakları tüm hayatları boyunca yetecek kadar fazlaydı ve bu yüzden bu onlara bir limitsizlik hissi veriyordu ve daha fazlasını istiyorlardı.

Ancak anlayacağımız üzere, dünya kaynakları bu bireylerin daha çok kazanma ve daha çok tüketme tutkusundan ve yardımlaşma yoksunluklarından dolayı gerçekte diğer insanlar için limitli hale geliyordu, hele hele o güçsüz insan gibi bireyler için çok daha limitliydi dünya kaynakları…

Devamlı daha fazlasını isteme hırsımız olursa ne olur sizce?

Bu dünya kaynakları “hepimize” yetebilir mi?

Bizce, hepimizin doğasında hırsın var olduğunu (analiz için bkz. “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I”)  düşündüğümüzde bu hırsı sadece yüksek nitelikli insanlar kendilerine yetecek ve artacak bir varlığa dönüştürebilmektedirler. Nitelikleri bu insanlardan daha düşük seviyede olan insanlar ise ne kadar hırslı olurlarsa olsunlar – bireylerarası yardımlaşma ve dayanışma olmadığı sürece – sahip olunabilecek varlıklar bağlamında nitelikli insanlar altında ezilecekler ve dünya kaynakları da bu insanlar için yetersiz ve limitli bir hale gelecektir. (Bu noktada, “bir insan çalışarak niteliksiz bile olsa herşeyi başarabilir” eleştrisinin gelmesi olasıdır. İç motivasyon, azim ve çalışkanlığın da genetik ve/veya yaşamın getirdiği bir nitelik olduğu “İdollerimiz” isimli yazımızdan konunun daha iyi anlaşılabilmesi için incelenebilir)

Günümüzde dünya kaynakları yetersiz ve limitlidir denilirken bunun kökeninde Tanrı’nın takdiri aranıyor veya bu sonuç popülasyon artışına bağlanıyor. Ya da dünya kaynaklarını akılcı ve verimli kullanmıyoruz, daha akılcı ve verimli kullanmalıyız deniliyor.

Peki, anlaşılmaz boyutta olan ve dünyanın kaynak dengelerini bozan daha fazlasını isteme hırsımız hiç düşünülüyor mu?

Açıkçası, Tanrı Adem ve Havva’dan bu yana dünya popülasyonuna (artmasına rağmen) gerekli dünya kaynaklarını sunmuş ve şu an dünyamızı düşündüğünüzde paylaşımın ve yardımlaşmanın gerektiği gibi yapılması durumunda bu dünyada kimsenin aç kalmayacağını açıkça görebiliriz. Bu sebeple, dünya kaynakları yetersiz ve limitlidir tezinin kökeninde Tanrı’nın takdirini ve popülasyon artışını aramanın doğru olmadığını anlayabiliriz. Bunun yanında dünya kaynaklarını akılcı ve verimli kullanmıyoruz düşüncesi gerçeğe en yakın tespit diyebiliriz fakat bu tespitin daha çok politik bir yaklaşım olduğunu, konunun temelinde ise her dünya bireyinin yaşam tercihlerini içeren sosyal bir yaklaşım aramamız gerektiğini belirtmek isteriz. Bu sosyal yaklaşımda ise konuyu bireye indirmek yatıyor, yani dünya kaynaklarının her bireye düşen paydasının o birey tarafından nasıl kullanıldığını incelememiz ve gözlemlememiz gerekiyor.

Konuyu bireye indirdiğimizde ise ilk inceleme alanı insanın doğası olmaktadır. Bu noktada, insanın doğasında hırsın ve sabırsızlığın olduğunun analizini yaptığımız “Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızı incelemenizi rica eder, yorumlarınızı bekleriz.

Peki, insanın doğasının dışında başka neleri gözlemlemeliyiz?

İnsanın dışında bu dünyada başka ne kaldı ki gözlemleyecek? Hizmetimizde olan bitki ve hayvanları da gözlemleme durumuna giremeyeceğimize göre…

Evet, yazımızın bundan sonraki bölümü Tanrı ve meleklere inanan okurlarımız için daha enteresan gelecektir diyebiliriz.

Bu noktada öncelikle kendi doğamız, nefsimiz (ruhumuzun kötü tarafı bağlamında) ve Tanrı’dan sakınma duygumuz olan takvanın dışında dünyamızda süregelen eşitsizlikler zinciri ve bunun kökeninde bulunan yardımlaşma ve dayanışma yoksunluğumuzu körükleyen ve doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı ateşleyen melek olan şeytandan bahsetmek istiyoruz.

Birçoğumuz birçok dinde geçen şeytan fısıldaması terimini duymuşuzdur. Bilmeyenler için açıklamak isteriz ki, bu fiziksel bir ses veya fısıldama değildir, bilakis bir histir.

İç ses konusu hakkında bilgi sahibi okuyucularımız şeytan fısıldamasını aynı bağlamda almamalıdırlar. Hem nefse ve hem takvaya ait, hem de ikisinin taleplerini bir karar mekanizmasında işleme sokan üç adet iç sesimiz bulunmaktadır ve kendimize odaklanırsak bunları çok rahat duyabiliriz, fakat biz şimdilik bu konuyu başka bir yazıya erteleme tercihindeyiz.

Evet, dediğimiz gibi şeytan fısıldaması ise fiziksel bir sesten öte bir histir ve bu da biz doğru birşey düşünürken negatif ve endişe verici, hatalı birşey düşünürken ise pozitif ve destekleyici bir histir. Nefsimizin sesi ile şeytan fısıldaması ileri düzeyde kendini dinleyen bireyler için bile hala ayırt edilmesi zor unsurlardır, çünkü ikisi de kötülük amaçlıdır, farkları nefsimizin sesinin içsel, şeytan fısıldamasının ise dışsal olduğudur. Şeytan fısıldamasının yanında nefsimizin sesi biraz primitif ve masum bir kötülüktür, bir çocuğun ısrarla elmalı şeker istemesine benzer, fakat şeytan fısıldaması çok daha sofistike ve akıl çelen bir olgudur.

Şeytan fısıldamasının en tipik özelliği insanın verdiği kararlarda ortaya çıkar. Şeytan fısıldaması insana kendi verdiği kararları hür iradesiyle kendi verdiği izlenimini de aşılar. Bu kötülük amaçlayan dışsal ama içimize nüfuz eden his bilinçaltımıza girip buradan bilincimizi kontrol etmeye çalışır ve eğer takva gibi bir duygumuzu bilincimizde kullanmaz isek bilincimizi ele geçirip kararlarımızı etkileyip şekillendirir. Biz de bilincimizde kararımızı kendimiz verdik zannederiz.

Sevgili dostlar, şeytan fısıldaması çok ama çok tehlikelidir ve şeytanın dünyadaki tüm insanlara aynı anda fısıldama yeteneği bulunmaktadır.

Tartışan iki insan düşünün. Şeytan ikisinin de aynı anda bilincini, kararlarını ve eylemlerini kontrol ederek ikisini de bir kavgaya sokabilir.

Sizlere tavsiyemiz, kendiniz ile yalnız kalıp kendinizi iyice dinlemenizdir. Zaman farketmez, bu noktadan sonra hem iç sesler hem de şeytan fısıldaması hakkında her türlü yorumunuzu bekleriz.

Farkındalık diyorlar ya, alın size farkında olunması gereken en önemli öğelerden birkaçı, lütfen zamanınızı ayırınız. Farkında olanlarımızdan ise kesinlikle ve memnuniyetle yorum bekleriz.

Neden bunları anlatıyoruz? Şimdi bir analiz zamanı…

“Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I” isimli yazımızı okuduysanız zaten doğamızda hırs ve sabırsızlık gibi iyi olmayan iki özelliğin bulunduğunu biliyoruz. Bunların üstüne üstlük bunları destekleyici bir nefsimiz ve en önemlisi şeytanın da olduğunu biliyoruz. Dünyamızdaki süregelen eşitsizlikler zinciri de apaçık ortada… Eşitsizlikler zincirinin sebebinin bireylerarası yardımlaşma ve dayanışma yoksunluğu olduğunu da biliyoruz ve bunlar olsa dünya kaynaklarının bize yeteceğini ve huzurlu bir dünyada yaşayacağımızı da biliyoruz.

Peki bu amaçlara ulaşmak için bizim elimizde hangi araçlar var?

Evet sevgili dostlar, size takvayı sadece anahtar kelime  olarak vermek istiyoruz. Yani Tanrı’dan sakınma duygusu… İlerleyen yazılarda bu konuya da detaylıca değineceğiz.

O zamana kadar şunu unutmamanızı isteriz ki, Tanrı’dan sakınan şeytana mağlup olmaz, liderliği de kötülüğe vermez.

Şu an ister inanın ister inanmayın bu dünya şeytanın egemenliğinde bulunmaktadır. Bunu anlamak için iş ve aile yaşamlarınızdan kendinize zaman ayırıp biraz düşünmeniz yetecektir veya zaten siz de bu gerçeği biliyorsunuz.

Evet, takva… gerçekten araştırmaya ve düşünmeye değer bir kavram… Buna irade de diyebilirsiniz… Üç iç ses ve bir dış sesin farkında olmak… İşte, bireysel baza indirdiğimiz dünya kaynakları problemini ancak ve ancak bu farkındalığın sağladığı bireysel çözümlerle sosyal seviyeye getirip bir potada kalıcı olarak çözebiliriz.

Herşey bizde bitiyor, Tanrı zaten dünya tarihi boyunca insanlığa yetecek kadar dünya kaynağı sağlamış, şu anda paylaşmayı bilsek dünya kaynakları zaten hepimize yeterli konumda ve Tanrı demek ki ileride de bize yeterli kaynak sağlayacak… Sorun popülasyon artışında da değil bu bağlamda…

Sorun politikalarda da değil, politikacıları başa getiren de bizleriz. Ama şunu unutmamalıyız ki, biz değişmez isek bunun yansıması olarak politikacıların eylemleri de değişmeyecektir.

Evet sevgili dostlar, herşey bizde bitiyor. Herşey bir toplumsal değişimde bitiyor. Burada ise bireysel anlamda her insanın içiyle bir hesaplaşmaya girmesi gerekiyor.

Hesaplaşmaya girmek için ise “içimiz tam olarak nedir?” “bizlerin dışında dışımızda bizi etkileyen kim(ler) vardır?” gibi soruları sorup, cevaplama ve kendimizi anlama ihtiyacındayız.

İşte bu noktadan sonra takvamızla bireysel bazda bir değişime başlayabiliriz, bu da ilerleyen vadede sosyal bir dönüşüm oluşturur, doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı körükleyen nefsimiz ve şeytana mağlup olmayız ve dünya kaynaklarını “devlet aracılığıyla değil, kendi irademiz ve gönlümüzce” paylaşarak daha eşitlikçi, huzurlu ve mutlu bir dünya tasarlamış oluruz.

Sevgiyle, bilgiyle ve felsefeyle kalın…

-

Share

3 Yorum leave one →
  1. 27/11/2011 08:10

    Teşekkürler, yazdığınız ve paylaştığınız için.
    Sevgi ve ışıkla kalın…

  2. 27/11/2011 13:17

    Öğüt veren çok fakat bilgi veren pek çok YOK.. hatta ÇIKAR derecesine göre PATENTTE saklarlar ve daha güçlü bilgi ise kasalarda saklarlar.. ögüt ise bilgiden çok buyruğa, düşününceden çok uygulamaya dönük olduğu için çoğu zaman söyleyenen ağzında kalır.. eğer ciddi bir adamdan gelmişse bazıları ardında sıralanır.. ögüt eğer örnek uygulamayla sürekli desteklenmemişse ardındaki sıralar giderek azalır.. öğüt veren öğüdüyle değil ördüğüyle kalır. Sonunda bu gördüğü olur ve onunla yalnızlaşır. Keşke böyle olmasak…

  3. 27/11/2011 14:03

    Çok yararlı bir paylaşım. Kutlarım

Yorum Bırakabilirsiniz...

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.