İçeriğe atla

Hırs ve Sabırsızlık – Bölüm I

05/02/2010

Psikanalistler bir birey sorununun çözümlenmesinde her zaman o bireyin çocukluğunu öğrenmek ve anlamak isterler. Hayatımızdaki sonuçları yorumlamak için neden ve kökenleri analiz etmek sadece psikolojide değil, hayatın birçok alanında geçerli bir yöntemdir. Bu yazımızda, bireye özel yapılan psikanalizin ötesinde, insan doğasını tüm bireylerdeki ortak yönlerle inceleyeceğiz. İnsan doğasında birçok özellik olduğundan, yazımızda bu özelliklerin önemlilerini ele alarak ve bu özellikleri hayatımızın amaçları ile karşılaştırarak, hayatımızdaki genel sorunlarımızı çözme yolunda bir doğrultuya varmaya çalışacağız.

Evet, hayatımızın amaçları dedik. Bunları incelemek için, bu satırdan itibaren yazımızın sonuna ve hatta daha sonrasına kadar kendimize şu soruları tekrar sorma ihtiyacındayız.

Yaratılma veya var olma amacımız nedir?

Neden bu dünyadayız?

Bu dünyadaki amacımız nedir?

Bu dünyadaki amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Aynı zamanda hem iyi hem de başarılı bir insan olmak mümkün müdür? Mümkün ise hangi koşullarda mümkündür?

Bu sorular aklımızın bir tarafında kalırken, isterseniz biraz insanın doğasından bahsedelim.

İnsanın doğası derken anladığımız; anne ve babalarımızdan genlerle aldığımız özelliklerin aksine, tüm insanlarda doğuşta ortak bulunan özelliklerin bileşkesidir. Öte yandan, insanın doğası incelenirken çocukluk zamanının gözlemlenmesinin sebebi, çocukların yetişkinlerle karşılaştırmada dış etkenlerden (aile, çevre, toplum vb.) asgari düzeyde etkiye maruz kalmış olmaları ve böylelikle doğuştan gelen doğalarının büyük oranda korunmuş olmasıdır.  

Böylelikle, çocuklar saf halleriyle bize insan doğasını en iyi yansıtan insanlardır.

“İnsan, doğası gereği serbest olmak ister, serbestliği tattıkça bencilleşir, ama bencil insan pek sevilmez.” adlı yazımızda bebeklerin mama verildikleri ve bakıldıkları zamanların dışında serbestliklerini aradıklarından bahsetmiştik. Bunun kökeninde, bir bebeğin dokuz ay boyunca anne karnında kapalı kaldıktan ve doğduktan sonra, serbestliğin ona içgüdüsel olarak  verdiği hazı bile arayabiliriz. Diğer taraftan, yazımızda bu serbestlik dürtüsünün sevgi ile yatıştırılmadığı zaman ilerleyen yıllarda bencilliğe de yol açabileceğinin üzerinde durmuştuk. Özellikle bebeklik döneminden sonra çocukluk çağına giren bireyde serbestlik eğiliminin daha yoğun olduğu gözlemlenebilir. Ayrıca, hangi sosyo-kültürel sınıftan bir ailenin çocuğu olursa olsun, çocuklarda ortak gözlemlediğimiz başka bir durum ise yaramazlıktır. Yaramazlık, çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminin tamamlanmamış olmasının yanında, insanın doğasında bulunan ve önlemi alınmamış birçok özelliğin bileşkesinin de bir sonucudur. Zihinsel ve duygusal gelişimini tamamlamış bir bireyi akıl, vicdan ve sağduyu sahibi olgun bir insan olarak tanımlarsak, çocuklar bu gelişimin daha başlarında oldukları için tüm yaramazlık aktivitelerinde doğalarında bulunan özelliklerin hakim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yaramaz bir çocuk serbest olarak her istediğini yapmak ister ve istedikleri gerçekleşmediği zaman psikolojik dengesi kolayca bozulur, çünkü duygusal gelişimi tamamlanmamıştır. İstenilmeyen durumlara karşı gösterilecek bir direnç olan sabır yaramaz çocuklarda bulunmamaktadır, bu yüzden zayıf ve bozulmuş psikolojik durumlarından kurtulmak için isyankar veya saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Uygun bir psikolojik stabiliteye sahip olunamayan çocukluk çağına dair “ Nedir bu insanın eğlenme meyli?” adlı yazımızda birçok ayrıntıyı bulabilirsiniz. Yaramaz çocuklarda görülen başka bir davranış biçimi ise tehlikeli ve terbiye dışı hareketlerdir. Fakat bu davranış biçimi, insan doğasında olan bir özellikten ziyade çocukların kısa dünya tecrübelerinden dolayıdır. Hayatta tecrübe kazanan bir çocuk kendini dünya koşullarına adapte edecek, tehlikeli ve terbiye dışı hareketlerden de kendi iradesiyle uzaklaşacaktır.

Evet, gördüğümüz üzere insanın doğasını en iyi şekilde incelemek için, insanın en saf ve doğal zamanı olan çocukluk zamanı gözlemlendiğinde, çocukların ortak bir özelliği olan yaramazlık göze çarpan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaramaz bir çocukta her istediğini yapma eğilimi vardır demiştik. Burada, Türk Dil Kurumu’nun “hırs” için olan tanımı bizi başka bir boyuta taşıyacaktır. TDK’ya göre;

Hırs: Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku

Belki de çocuklar için gözümüze ilk bakışta çarpmayan, ama TDK tanımıyla ve “çocukların her istediğini yapma eğilimi” gözlemimizle, çocukların – yani insanın – doğasında hırsın bulunduğunu ifade edebiliriz.

Bunun yanında, çocuklarda istenilmeyen durumlara karşı gösterilecek bir direnç olan sabırın bulunmadığı tespitini yapmış, bu durumlara karşı çocukların gösterdiği isyankar veya saldırgan davranışları işaret etmiştik. Böylelikle, çocukların – yani insanın – doğasında sabırsızlığın da bulunduğunu açıkça belirtebiliriz.

Sonuç olarak, insanın doğasını en iyi şekilde inceleyebildiğimiz çocukluk devresine baktığımızda, insan doğasında “hırs ve sabırsızlık” özelliklerinin olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Şimdi ise, yazımızın başlarına doğru dönüp sorduğumuz bazı sorulara tekrar bakalım. Bu dünyadaki hayatımızda amaçlarımız nelerdir? Amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Aynı zamanda hem iyi hem de başarılı bir insan olmak mümkün müdür? Mümkün ise hangi koşullarda mümkündür?

Bir soru daha soralım: Günümüz modern dünyasında insanlar iyi bir insan olmak için mi yoksa başarılı bir insan olmak için mi çabalıyorlar? Her ikisini de başaran insan oranı nedir dünyamızda?

Bilimsel gelişimi kendine baz alan modern dünyada başarılar sürekli gelişim için vazgeçilmez kilometre taşlarıdırlar. Devlet yönetiminde dinin yaptırımlarıyla yollarını ayıran modern batı dünyasında ve bu yolu Cumhuriyet Dönemi başı itibariyle seçen ülkemizde de başarının hayatımızın büyük bir bölümü için belirleyiciliği yadsınmayacak bir gerçektir. Peki, günümüzdeki başarı algısı nasıldır? Daha önce de belirttiğimiz gibi, modern dünyada başarıların amacı sürekli gelişimdir. Yani, sonu gelmeyen bir gelişimden bahsediyoruz. Sonu gelmeyen bir gelişim; sonu gelmeyen hedefler, idealler, çalışmalar ve istekler zincirinin bir amacı ve sonucu konumundadır. Bu bağlamda, TDK tarafından “sonu gelmeyen istek ve aşırı tutku” olarak tanımlanan “hırs” da modern dünya insanının profilinde önemli bir yere sahiptir. Bu başarı tutkusu ve hırsı; (tutku ve hırs kontrolü güç duygular olduğundan dolayı) modern dünya insanında adeta bir bağımlılık halini almıştır. Başarının verdiği haz ile egosunu bir kez istediği ideal duruma getiren insan, sigara bağımlısı bir insanın vücudundaki nikotin seviyesini aynı konumda tutmak istediği gibi egosunu devamlı aynı konumda tutmak isteyecek, başarılarının devamını arzulayacak, başarıyı sigara bağımlısı bir insanın devamlı sigara istemesi gibi devamlı isteyecektir ve başarıya bağımlı olacaktır. Sigara bağımlısı sigarası yok ise krize girer, modern dünya insanı ise başarısız olunca bunu kabullenemez ve dayanamaz veya kabullense bile bundan dolayı çoğunlukla bunalıma girer. (Burada başarı, maddi de, manevi de birçok konu kapsamında olabilir.) İşte bu konumuyla modern dünya insanı istenmeyen durumlar karşısında isyankar ve saldırgan davranışlar sergileyen hırslı ve sabırsız yaramaz çocuğa çok benzemektedir. Bağımlılık yaratan başarının yokluğunda modern dünya insanı yaramaz bir çocuk gibi hırslı doğasıyla sabırsız bir konuma gelmektedir. Bunu toplumsal bazda en iyi görebileceğimiz olaylardan biri trafiktir. Korna gürültüsüyle dolu metropol caddeleri insanların doğalarında bulunan hırs ve sabırsızlıklarını halen yenemediklerini bize açıkça göstermektedirler. Örneğin, evine erken gitmek birey için bir başarı olacağı için, trafik durumunda bu başarı engellendiğinden, birey doğasındaki hırslı ve sabırsız hale kolayca bürünebilmekte ve kornasına kontrolsüzce basabilmektedir.

Kısacası, hayatımızdaki herşey seçimlerimiz ile alakadardır. Hayatında başarılı olmaya öncelik veren bir birey, doğasında bulunan hırs ve sabırsızlığı bünyesinde hayat boyunca taşıyacaktır. Fakat, bu bir çelişki değil midir sizce? Başarı bize şu ana kadar toplum tarafından hep iyi bir kavram olarak öğretildi. Ancak, buna rağmen günümüzde içinde hırs ve sabırsızlığı barındırıyor. Bu çelişkiliyse, acaba modern dünyanın başarı algısı ne kadar sağlıklıdır? Başarıya bu tarz bir bakış acaba olması gereken şekilde midir? Acaba insanlar başarılı olayım derken, başka hayat unsurlarını unutuyorlar mı? Mesela iyi, ahlaklı ve erdemli bir insan olmak gibi. Günümüzde insanlar acaba hangisine daha çok ağırlık veriyorlar? İyilik mi, başarı mı? İkisine de eşit değer verilse daha mutlu olmaz mıyız? Biraz çıkar ve başarılarımızdan feragat etsek ve kendimizi iyiliklere, güzelliklere versek hırsı ve sabırsızlığı daha az olan bir bünyede daha huzurlu olmaz mıyız?

Tekrar soralım: Bu dünyadaki amacımız iyi bir insan mı olmak? Başarılı bir insan mı olmak? Yoksa her ikisi de olabilmek mi? Eğer öyleyse, gerçekten her ikisine de eşit değeri veriyor muyuz?

İyi olmak kalp işidir, başarılı olmak ise beyin işi. Hangisi ne kadar önemli bizim için?

İnsanın doğasında hırsın ve sabırsızlığın olması bize bunların ilelebet öyle kalması gerektiğini mi gösteriyor?

Hırs ve sabırsızlık iyi şeyler midir ki bünyemizde ölene kadar barınsınlar??

Sabırsızlık için çoğunluğumuz büyük ihtimalle kötüdür diyecektir, fakat bazılarımız hırs için iyidir, başarı ve gelişim sağlar diyecektir. Ama şunu unutacaklardır ki, hırs başarı getirse bile bu çoğunlukla bencil bir başarıdır ve günümüzde bu başarı için birilerinin kazanırken birilerinin mutlaka kaybetmesi gerekir. Hırs ile bir insan kendini düşünerek başarılı olabilir, fakat, farkında olarak veya olmayarak bazılarının canını da yakmış olur. Çünkü evrende bir denge vardır, birisi çıkıyorsa başka birisi batmalıdır ki denge bozulmasın.

Bilerek veya bilmeyerek hırsımızla kendi bireysel başarımız için hırs gibi bir özelliği olmayan insanların canını yakmak iyi birşey midir?

Hırsın paylaşımı önlediğini, rekabeti ve düşmanlığı ateşlediğini hiç düşünüyor muyuz? Bunlar iyi özellikler midir?

Hırs ve sabırsızlık doğamızda vardır ama birer kirdirler, hadi onları atalım artık ve hep birlikte dostça ve huzurlu yaşayalım.

Başarılı olmanın da tanımını değiştirelim, biraz daha hafifletelim bu tutkuyu ve hırsı. Beynimizi başarı için bu kadar fazla yoracağımıza, biraz da kalbimize, iyi bir insan olmaya ve başkalarına iyilik yapmaya özen gösterelim.

Bu dünyada ne amaçla bulunduğumuzu düşünüyor muyuz halen? Hırs ve sabırsızlık doğamızda var, fakat bunların öylece kalmaları amaçlarımız içinde mi olmalı?

Yoksa değişmeli miyiz?

Bazılarına göre Tanrı, bazılarına göre başka şeyler bizden ne yapmamızı bekliyor sizce?

Yoksa bir şey istemeyip ne yaparsanız yapın mı deniliyor bize?

Böyle olduğunu zannetmiyoruz, ama böyle olduğunu düşünen var ise hayatın dolu bir anlamı olabilir mi onun için? Yoksa onun için hayat sıradan ve boş mudur?

Biz, bu hayatta bizden var olmamız karşılığında beklenen birşeyler olduğuna inanıyoruz. Doğamızdaki hırs ve sabırsızlığı kendi çabamız ile dünyadaki sosyal ve ekonomik ilişkilerimizde üzerimizden atmamız gerektiğini düşünüyoruz.

Bu hayattaki önceliğimiz iyilik. Egomuz ve başarı tutkumuz ise daha arka planda, ama biz böyle de başarılı olabiliriz çünkü motivasyonumuzun esas kaynağı iyiliğin gücünde.

Sevgili dostlar, sizlerle böyle bir dünyayı paylaşmak çok isteriz.

Share

Rekabet ve Bize Unutturdukları

09/01/2010

Bu yazımızda rekabet konusunu farklı bir yaklaşımla; ekonomik, sosyal, politik ve yaşamsal açılardan ele alacağız.

Çalışmamızda tüm alıntılar devlete bağlı olan Rekabet Kurumu’nun 162 sayfalık “Rekabet El Kitabı”ndandır.

Rekabet El Kitabı’na göre;

“Rekabet Kurumu, mal ve hizmet piyasalarının serbest ve sağlıklı bir rekabet ortamı içinde teşekkülünün ve gelişmesinin temini ile 4054 sayılı Kanun’un kendisine verdiği görevleri yerine getirmek üzere kurulmuş bağımsız bir kamu tüzel kişiliğidir.”

“İktisadi anlamda rekabet, bir piyasada satıcıların daha fazla müşteri edinerek karlarını artırmak için giriştikleri yarış şeklinde tanımlanmaktadır.”

Bu tanımdan anladığımız kadarıyla, iktisadi rekabette kar arttırmak ana amaç ve bu amaç da insanların yarışmasını gerektiriyor.

Peki, yarışmak istemeyen insanlara ne olacak?

Burada, yarışmanın ve rekabetin kökenini incelemek gerekir diye düşünüyoruz.

Yarışma bir anlamda; kendini, kendine ve çevreye ispatlama çabasıdır. Kendini diğerlerine göre üstün olarak görmek isteyen bireyin giriştiği bir aktivitedir yarışma.

Peki, bir birey kendini diğerlerine göre neden üstün olarak görmek ister?

Doğrudan söylememiz gerekirse, diğerleri yabancıdır ve bireyimiz yabancıları sevmiyordur. Kendisi iyidir, hak ediyordur ve hak eden üstün olmalıdır. Bu biraz öznel bir bakıştır, fakat yarışan ve kendini üstün olarak görmek isteyen bireyin yaşadığı gerçeklik budur. Yarışma anında en yakın dostlar bile yabancıdırlar.

Peki, bireyimiz yarışan diğer insanları neden yabancı olarak görüyordur ve onları sevmiyordur?

Yarışan diğer insanların niyetlerini tam olarak bilmiyordur. Ayrıca, bu insanlar da ona karşı üstünlük sağlamak isteyeceklerdir. Bireyimizin kendisini koruması lazımdır ve kendisini koruduğu yabancılarla karşı iyi duygular besleyemez ve onları sevemez. Tek yapması gereken üstünlüğünü onlara kabul ettirerek kendini korumasıdır.

Bu, bir iş adamı veya girişimci için de böyledir. Yarışmaz ise, kar pastasını, başka deyişle, pazar pastasını diğer insanlar bölüşecektir ve kendisi de aç kalıp kendini koruyamaz hale gelecektir. Tek seçeneği, diğer insanlarla dostluk kurmak yerine onları “yabancı” olarak görüp, onları sevmek yerine sevmeyip, onlarla yarışıp, onların pazar pastası payından kapmaktır.

Burada “onları sevmemek” üzerinde durmak gerekir. Toplumda istenildiği kadar “tatlı rekabet”, “dostluk kazandı!”, “fair play” gibi sözler telaffuz edilirse edilsin, bunlar büyük birer mittirler, yani gerçek dışıdırlar. Bu mitlere ilk anlamlarını veren kişi ve kurumların amaçları sadece rekabeti teşvik etmek ve sevdirmektir. Şu açık ki, iki arkadaş bile bir rekabet ve yarışma durumunda tüm ilişkilerini rafa kaldırıp sadece kazanmak için çalışırlar. “Rekabet anında” arkadaşlık, dostluk ve kardeşlik seviyesi düşük değildir, bilakis yoktur ve bulunamaz. Hatta, bu rekabet bazı durumlarda düşmanlığa bile yol açabilir. Diğer taraftan, rekabet içinde ama insanlara dost olarak gözüken insanlar iyi incelenirse aralarında mutlaka bir ortak çıkar da görülecektir. Bu noktada, eskiden rakip ama şimdi rekabeti bırakarak dost olmuş insanlar merceğimizin dışındadır, söz konusu sadece rekabet halinde olan insanlar içindir.

Baştaki başlığımıza dönersek, iktisadi rekabet içinde başka insanlar ile rekabet etmeyi ve yarışmayı tercih etmeyen, çalışıp kendi yağında kavrulmak isteyen, insanları genel anlamda yabancı olarak değil bilakis dost, kardeş ve arkadaş olarak gören, başka deyişle kalbi büyük olan insanlar pazar pastası içinde kendilerine yeterince pay bulamayacaklardır. Nerede hırsı olan, insanları yabancı olarak gören, onları sevmeyen, yarışan ve onlarla rekabet eden insan var ise, işte o insan pazar pastasından pay alacak ve karnını doyuracaktır.

Buradan da anlıyoruz ki; iktisadi rekabette sevgi, anlayış, dayanışma vb. pozitif duygular bulunmamakta, başarı için negatif duygular olan hırs, yabancılaşma ve çekişme vb. duygular prim yapmaktadır.

Tekrar incelememize dönersek, bir devlet kuruluşu olan Rekabet Kurumu’nun “Rekabet El Kitabı”nda Ercan Kumcu’nun söyleminin çok dikkat çekici olduğunu görüyoruz:

“Rekabet ayıp bir şeymiş gibi öğretilince rekabet kültürü de aynı paralelde oluşuyor. Öğretiler aynı paralelde gelişiyor. Sonuçta, ayırımcılık ve kayırımcılık rekabetin yerini alıyor. Herkes yanlış yerde konumlanıyor.”

Bu söylem ülkemizin çok trajik bir algısını ortaya koyuyor ve Ercan Kumcu’nun bu satırları devlet tarafından kabul edilip, “Rekabet El Kitabı”na konulmuş durumda. Devlete göre, rekabet ayıp bir şeymiş gibi öğretilince ayrımcılık ve kayırımcılık ortaya çıkıyor. Rekabetin olmadığı bir yerde dayanışma ve işbirliği olacağının sözü bile edilmiyor, çünkü tanınmıyor. Rekabet ayıp bir şeymiş gibi öğretilince bu ancak ayırımcılık-kayırımcılık olabilir, çünkü başka seçenek yoktur. “Olabilecek tek doğru kültür rekabet kültürüdür” saplantısı bu yazıdan açıkça ortaya çıkmakta ve rekabet kültürünün tüm karşı görüşleri görmezden gelinip, tek taraflı ve otoriter bir bakış ortaya konulmaktadır. Bu otoriteyi ortaya koyan Rekabet Kurumu’nun yazının ilerleyen bölümlerinde demokrasiden de bahsettiğini göreceğiz ve hep birlikte kafamız karışacak.

Rekabet El Kitabı’nda geçen başka bir paragraf da aşağıdaki gibidir:

“Piyasa ekonomisi modelinin temel dayanağını oluşturan rekabet; esas olarak arz ve talebin pazar koşullarında özgür bir şekilde buluşmasını temin ederek, toplumun sınırlı kaynaklarının en etkin şekilde dağılmasını ve en verimli şekilde kullanılmasını, mal ve hizmetlerin mümkün olabilecek en düşük fiyatta ve yüksek kalitede tüketicilere sunulmasını sağlamaktadır.”

Rekabetin, toplumun sınırlı kaynaklarının en etkin şekilde dağılmasını ve en verimli şekilde kullanılmasını sağlaması, rekabet kültürünü benimsemiş liberal kesimin genel bir argümanıdır.

Burada ilk önce, toplum kaynaklarının sınırlı olup olmadığının, ilgili ekonomik modelin uygulanma kalitesine göre göreceli bir kavram olduğunu anlamak gerekir. Liberaller bu söylemlerinde, serbest piyasa ekonomisinin ve rekabet kültürünün benimsenmesinden önceki dönemlerdeki bazı devlet politikalarını baz alıp, o zamanlardaki toplum kaynaklarına göre ve günümüzdeki liberal ekonomik modelin yarattığı toplum kaynaklarına göre argümanı kurmakta, önceki dönemlerdeki modellerin iyi uygulanmaları durumunda toplum kaynaklarının olası boyutlarını göz önünde tutmamaktadırlar. Liberaller kendi sistemlerini, yani “serbest piyasa ekonomisi modeli”ni diğer modeller ile karşılaştırmak yerine, modellerini diğer modellerin kötü uygulamalarıyla karşılaştırmaktadırlar. Esasında yapılması gereken, günümüz serbest piyasa modeli uygulamasını diğer geçmiş modellerin uygulamalarıyla karşılaştırmaktır. Bir modelin diğer modelin kötü uygulamasıyla karşılaştırılamasının adaletli birşey olmayacağı açıktır. Bir model ancak diğer modelle ya da bir modelin uygulaması diğer modelin uygulamasıyla karşılaştırılabilir. İki uygulama karşılaştırılırsa karşılaştırma ekseni daha doğru olacaktır. Böyle karşılaştırıldığında ise, liberallerin savunduğu modelin uygulamasının, eleştirdikleri modellerin uygulamalarına göre kusursuz olmadığı görülebilir.

Bu yüzden, toplum kaynaklarının sınırlı olması diğer modellerin kötü uygulamalarından çıkarılacak ekonomik bir gerçeklik değildir. Toplum kaynaklarının sınırının ilgili bir ekonomik modelin (liberal veya sosyal) ilgili bir devlet tarafından uygulanma başarısına göre farklılık göstereceği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu sebepten dolayı, toplum kaynaklarının sınırlılığı görecelidir diyoruz. Günümüz liberallerinin baktığı açı ise ne yazık ki kendilerinin görmek ve göstermek istediği bir açı olan toplum kaynaklarının sınırlılığıdır, çünkü bu açı rekabet ekonomisinin savunulmasında önemli bir etkendir onlar için. Onlar her zaman, toplum kaynakları sınırlıdır ve biz bunları etkin kullanırız derler ve kaynakları üst sosyo-ekonomik sınıftakilerin avantajı doğrultusunda tahsis ederler. Liberal demokrasi ise tüm toplum yerine bu şanslı bireyler arasında geçerlidir, yani düdüğü olanlar arasında. Parayı veren düdüğü çalar. Parayı veremeyen ise düdüğe bakar, yani demokrasiyi arar, çünkü sermaye avantajı olanlar içindir bu demokrasi.

Toplum kaynaklarının sınırlılığının göreceliği derken; toplum kaynakları herkes Paris Hilton gibi bir yaşam yaşayacaksa sınırlıdır, ama toplum kaynakları herkes ortalama olarak “Kişi Başı GSMH” düzeyinde harcama yaptığında yeterli olacaktır, göreceliden de kastımız budur. Eğer liberaller “toplum kaynakları sınırlıdır” ifadesini getiriyorlarsa, bu, onların ekonomik sisteminde ortalama olarak her toplum bireyinin “Kişi Başı GSMH” düzeyinden daha fazla bir harcama yapmasından dolayıdır, bu da topluma liberallerin enjekte ettiği tüketim kültürü ile yakın bir ilişkidedir ve sonucu ekonomik açık ve kaynak yetersizliğidir. Böylelikle liberallerin “toplum kaynakları sınırlıdır” ifadesi sadece kendi ekonomik sistemleriyle ilgili olup, diğer ekonomik modeller ile yakından bir ilişkisi yoktur diyebiliriz. Bu yüzden, bu ifade göreceli demiştik.  

Dünyada hiçbir emperyalist (veya global) ülke dünyayı Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği”nde ortaya koyduğu serbest piyasa ekonomisiyle ve yeterli toplum kaynaklarıyla borçsuz bir refah konumuna getiremediği için, liberallerin yukarıdaki “Rekabet El Kitabı” alıntısında bahsettikleri “rekabet ile mal ve hizmetleri mümkün olabilecek en düşük fiyatta tüketicilere sunma” eylemini de gerçekleştiremedikleri kesindir, çünkü mümkün olan en düşük fiyat sunumunda talep ve buna bağlı olarak toplum kaynakları da artacak ve herkes Paris Hilton’un yönüne doğru ilerleyecektir.

Rekabet El Kitabı’na tekrar dönecek olursak, bu kitapta rekabetin avantajları 10 maddede anlatılmaktadır:

1) Seçme Özgürlüğü

“Rekabetçi bir ortam ürün çeşitliliği demektir. Bu ortamda tüketici birçok alternatif arasından istediği fiyat ve kalitedeki ürünü tercih etme şansına sahiptir. Rekabetin olmadığı bir pazar yapısında tüketicilerin bu türden seçim özgürlükleri önemli seviyede kısıtlanabilir.”

Rekabetçi bir ortam ürün çeşitliliğini sağlayabilse bile, bu çeşitliliğin sağlanmasında rekabet tek geçerli unsur değildir. Pazarda tekel oluşturulmaması için uygulanan regülasyonlar dahilinde şirketlerin rekabetçi yerine kollektif çalışmalarında oluşan “sinerjiden” de yenilikçi ve çeşitli ürünler ortaya çıkabilir. Burada yine, Rekabet Kurumu’nun tek taraflı bakışıyla karşılaşmaktayız.

2) Girişim Özgürlüğü

“Hiçbir firma, mevcut rakiplerine ya da piyasaya yeni giren aktörlere karşı kayıtsız kalamaz. Rekabet hukukunun olmadığı ülkelerde, güçlü bir firma piyasaya yeni gireni engellemek amacıyla çeşitli davranışlarda bulunabilir ya da piyasadaki firmalar yeni girişleri engellemek amacıyla aralarında anlaşabilirler.”

Burada rekabet hukuku ile amaçlanan, özel sektördeki tekel oluşumlarını önlemektir. Lakin, yazımızın önceki bölümlerinde de bahsettiğimiz gibi buradaki rekabet hukukunun kaynağı olan liberal demokrasi, sadece sermaye sahipleri arasında uygulanmakta, bir girişimcinin diğerinin hakkını yemesi önlenmektedir. Sermaye sahibi olmayanlar ise zaten bu demokrasinin konusu değildir.

3) Verimlilik

Rekabet, piyasa ekonomisinin en önemli aracıdır. Bu sayede firmalar piyasada tutunabilmek ve gelişebilmek için sürekli olarak rakiplerinden daha iyi olma çabasına girerler. Bu yarışın temelinde, bir yandan yeni ürünlerin ve teknolojilerin arayışı, bir yandan da yeni teknolojilerle veya mevcut süreçlerin değiştirilmesi sayesinde maliyetlerin düşürülmesi ve rakiplerin önüne geçilmesi vardır. Dolayısıyla hedef, en yeniyi, en iyiyi, en kaliteliyi en az maliyetle üretmektir.”

Her ilgili yabancı kaynakta olduğu gibi, Rekabet Kurumu da, serbest piyasa ekonomisinde rekabet ile maliyetlerin düşürülmesini sanki bu tüketicilerin yararınaymış gibi yukarıda en masumane şekilde anlatıyor. Piyasa ekonomisinde üreticilerin ürünlerinin maliyetlerini düşürdüklerinde, satış fiyatlarını da buna yakın bir oranda düşürmediklerini, bilakis, satış fiyatı arttırımlarıyla ve reklamlarla ürünlerinin metalarını olabildiğince yükselterek olabilecek en yüksek kar marjıyla ticaret yaptıklarını, Rekabet Kurumu’nun burada “nedense” ele almadığını görüyoruz.

4) İktisadi Etkinlik

“Rekabet kurallarının etkin olarak uygulandığı pazarlarda, firmalar bir yandan maliyetlerini düşürmeye, bir yandan da yenilikler (yeni ürünler, süreçler) ortaya koymaya çalışmaktadır. Dolayısıyla rekabet sayesinde firma düzeyinde hem maliyet etkinliği hem de dinamik etkinliği görmek mümkün olabilir. Daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise, kaynaklar piyasa mekanizması ve rekabet sayesinde kendilerini en iyi şekilde değerlendirecek olan firmalar ve sektörler tarafından kullanılmakta, bunun sonucunda da kaynak tahsisinde etkinlik sağlanmaktadır.”

Bu nokta gerçekten kritik bir nokta ve burada şöyle bir örnek vermek gerekir. İki atlet vardır, birisi uzun bacaklı, diğeri kısa bacaklı. İkisi de olimpiyatlardaki koşuya aynı süre içinde, aynı gayretle hazırlanırlar. Fakat, koşu sonucu uzun bacaklı atlet koşuyu kazanır ve ödül uzun bacaklı atlete bunu hak ettiği için verilir. Kısa bacaklı atlet ise aynı özveriyi göstermesine rağmen bu ödülü hak edemez. Bu durum, yukarıdaki paragrafta anlatılan firmalar için de böyledir. Yukarıda, kaynak tahsisinde kaynakları en iyi şekilde değerlendirecek firmaların o kaynakları hak ettiği ve kullandığından bahsedilmektedir. Fakat, gerçekte, bu hak etmenin tek kriteri örneğimizde de gördüğümüz gibi çalışma değildir. Bir firma diğer firmaya göre daha fazla sermaye sahibi olabilir, daha geniş bir ticari çevresi de olabilir veya Tanrı’nın takdiri olan psiklojik düzeyi diğer firmadan daha uygun olabilir. Bu iki firma aynı gayreti gösterse bile sonuçta başarı bu avantajlar zincirine sahip olan firmaya mal olabilir. Burada şunu sormak gerekir:

Acaba bu şekilde bir rekabet adil midir, bu rekabet denilen şey asimetrik değil midir? Serbest piyasa bir orman mıdır? Doğa kuralları mı işler, insancıl düzenlemeler mi? Doğa kuralları işlerse rekabet yapıcı bir şey midir, yıkıcı mı?

5) Teknolojik Gelişme

“Teşebbüsler rekabetçi bir ortamda pazar paylarını artırabilmek için mevcut ürünlerini geliştirmek ya da yeni ürünler üretmek durumundadırlar. Hayatımızı kolaylaştıran birçok ürünün varlığı, teşebbüsler arasındaki bu yarışın bir sonucudur. Teknolojik anlamda kendini yenileyemeyen ya da gelişmelere ayak uyduramayan teşebbüsler pazarın dışında kalacak, onların yerini daha etkin, dinamik teşebbüsler alacaktır. Bu sayede teknolojik anlamda dinamik bir süreç yaşanacak, gelişmenin ve ilerlemenin önü açılacaktır.”

Teknolojik gelişme burada, Rekabet Kurumu tarafından yine tek taraflı olarak rekabete bağlanmaktadır. Yine belirtmek isteriz ki, rekabetin teknolojik gelişme için tek geçerli unsur olduğu bir yanılgıdır. Devlet politikası ona göre tasarlandığı sürece, teknolojik gelişme sosyalist bir ekonomide de, karma bir ekonomide de elde edilebilir. Teknolojik gelişim her platformda mümkündür, bu serbest piyasa ekonomisine özgü değildir.

6) Düşük Fiyat, Yüksek Kalite

“Teşebbüsler, rekabetçi bir ortamda ayakta kalabilmek için fiyatlarını düşürmekte ve ürün kalitelerini artırmaktadırlar. Maliyetlerini aşağı çekemeyen, fiyat ve kalite bakımından rakiplerinin gerisine düşen teşebbüsler pazar paylarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Rekabetçi pazar yapısında ayakta kalmak isteyen ekonomik aktörler her zaman daha iyi olmak, tercih edilen üretici veya sağlayıcı olmak için çaba göstermek zorundadırlar. Bu sayede rekabet, dinamik bir pazar yapısının anahtarı konumuna gelmektedir.”

3. maddede de bu konu hakkında belirttiğimiz gibi; serbest pazarda fiyatların, maliyetlerin düşürülmesine yakın bir oranda düşürülmediği açık bir gerçek olmasına rağmen, Rekabet Kurumu bunu yabancı muadilleri gibi iddia etmektedir. Ayrıca, piyasa ekonomisinde yüksek kalitenin düşük fiyat ile aynı kefede olamıyacağının, bilakis, yüksek kaliteye “ürün metasını arttırma aracı” olarak bakıldığının da unutulmaması gerekir. Satın alınan ucuz bir elektronik gereç de yüksek kaliteli olarak algılanabilir, fakat bilinir ki, “gerçek anlamda yüksek kalite” piyasa ekonomisinde çoğunlukla pahalı ürünlerdedir. Bu yüzden, yüksek kalite ile düşük fiyat aynı kefede olamaz diyebiliyoruz ve Rekabet Kurumu’nu bu iddiasından dolayı eleştiriyoruz. Ürün metasındaki niteliksel değer yüksek kalite ile artarken, bundan daha fazla oranda artan, daha doğrusu arttırılan, ürün metasındaki niceliksel değer, yani satış fiyatıdır. Bu bağlamda, rekabetçi bir ortamda yüksek kalite ile sadece yüksek fiyatı aynı kefeye koyabiliyoruz.

7) Artan Rekabet Gücü

“Yurt içinde yarış ortamının sağlıklı işlemesi, dış pazarlarda da rekabet gücünü beraberinde getirir. İhracatın artması, uluslararası rekabete hazır teşebbüsler ile mümkündür.”

Burada, rekabetin, bulaşıcı doğasıyla, rekabet etmeyen veya az rekabet eden ülkeleri de kendisine çektiğini görüyoruz. Bu konu için şöyle bir örnek vermek iyi olacaktır. Mesela, bir kır masasında bir aile beş kedisi için beş ciğeri masaya koymuştur. Kediler normal bir şekilde masaya gitseler, her kedi kendi ciğerini yiyecektir. Fakat, içlerinden bir kedi masaya doğru koşmaya başlar. Diğer kediler, acaba o benim ciğerimi de alır mı diye endişelenirler ve onlar da koşmaya başlarlar. İş rekabete binince, kediler ciğerleri güç seviyelerine göre bölüşürler. Paylaşımcılık ortadan kaybolmuştur, her kedinin bir ciğer yiyeceği garantisi de yoktur ve hakkını alabilmek için yarışmak ve rekabet zorunludur. Ülkemiz de 30 yıl öncesine kadar bugüne göre daha paylaşımcıydı ve ciğere yürüyen bir konumdaydı, fakat bir zamandan sonra global değişimlerin de etkisiyle hayatımız çark etti ve şu anda Rekabet Kurumu bizim de koşmamız gerektiğini belirtiyor. Yazımızın bütünlüğü buna en iyi cevaptır.

8) Kobi’ler İçin Uygun Ortam

“Tekellerin ve kartellerin hakim olduğu bir ekonomide, küçük ve orta ölçekli işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve ayakta kalmaları oldukça zordur. Üretimde kullanılan girdilere ulaşamayan ya da dağıtım kanallarına erişememesi nedeniyle ürettiği ürünü etkin bir şekilde dağıtamayan KOBİ’ler, pazarda gelişme imkânına sahip olamayacaklardır. Oysa, rekabetçi pazar yapısının temelinde yatan “pazara girişlerin serbest olması” ve “rekabet koşullarının adil olması” prensipleri, KOBİ’lerin var olmalarının ve gelişmelerinin en temel koşullarıdır. Bugünün KOBİ’lerinin yarının sanayi devlerine dönüşmesinde rekabet önemli bir rol oynayacaktır.”

Bu paragrafta oldukça samimiyetsiz ve gerçek dışı ifadelerle karşı karşıyayız. Ülkemizi ele alırsak, KOBİ’lerin önemli bir bölümü ilk 500 ve sonrasındaki firmaların tedarikçisi konumundadırlar ve tedarikçi konumundaki bir KOBİ’nin rekabet koşullarında müşterisine yetişmesi gerçekten zor bir ihtimaldir. Tedarikçi konumunda olmayan KOBİ’ler ise güç pazar koşullarında kendi yağları ile kavrulmakta, bunlardan birçoğu ise asimetrik rekabet ve kredi borçları yüzünden birer birer kapanmaktadırlar. Rekabet Kurumu ise rekabet koşullarının adaletinden bahsetmekte ve bu KOBİ’lerin bu şartlar altında yarının sanayi devlerine dönüşebileceklerini iddia etmektedir. Hatırlarsanız, rekabet kültüründe güçlünün avantajı olduğundan bahsetmiş, bunu verdiğimiz bir örnekte orman yasalarıyla ilişkilendirmiştik. Bu bakışımıza göre, KOBİ’leri yarının sanayi devleri olarak gösteren Rekabet Kurumu bazı istisnalar dışında tam bir çelişme ve akıl çelme içerisindedir diyebiliriz.

9) Demokrasi ve Rekabet

“Rekabet hukuku, bir yandan tüketicilerin daha yüksek kalitede malları daha düşük fiyatlarla satın almasını sağlamakta, diğer yandan girişimcilerin yeni alanlara yatırım yapmasının önündeki engelleri kaldırmaktadır. Bu sayede, uzun vadede sermayenin kısıtlı alanlarda birikmesi, firmaların tekelleşmesi ve tekellerin ekonomik güçlerini politika alanına tahvil etmesi engellenmektedir. Bu açıdan bakıldığında, rekabet hukukunun yalnızca ekonominin değil aynı zamanda demokrasinin de en gelişmiş olduğu ülkelerde ortaya çıkmış olması ve buralarda etkin bir şekilde uygulanmakta olması rastlantı değildir.”

Daha önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi, rekabet hukukunun getirdiği demokrasi şekli sadece sermaye sahibi olan kişileri kapsamakta, tüketicilere sunuluyor gibi gözüken ürün seçme özgürlüğü ise bilinçaltı ele geçirme tekniklerini içeren reklam ile geri alınmakta ve tüketiciler dolaylı olarak tüketime zorlanmaktadır. Tanıtıcı reklam formatını aşan ve tüketiciye baskı kuran rekabet dünyasının bu reklam tarzıyla, insanlar demokratik bir birey olmaktan çıkıp, rekabet ekonomisinin aracı haline gelmektedirler.

10) Toplumsal Refah

“Bir tekelin veya kartelin satılan ürünün fiyatını artırmak için yapması gereken, o ürünün arzını kısmaktır. Üreticilerin arzı kısması, piyasaya daha az ürün sunulmasına, daha az üretim yapılmasına, daha az istihdam sağlanmasına ve tüketicilerin ürüne rekabetçi piyasaya oranla daha fazla para ödemek zorunda kalmasına neden olacaktır. Etkin rekabetin sağlandığı piyasalarda toplumsal refah yalnızca fiyatların düşmesi ile değil, verimlilik, etkinlik, yenileşim ve teknolojik gelişmenin artmasıyla da pozitif yönde etkilenecektir.”

Burada açıkça görülüyor ki, Rekabet Kurumu başka bir ekonomik modelin “kendisinin göstermek istediği” kötü uygulamasıyla serbest piyasa ekonomisini karşılaştırmaktadır. Yazımızın başlarında da açıkladığımız gibi, burada kötü bir model uygulamasıyla bir model karşılaştırılıyor. Yapılması gereken modellerin karşılaştırılması iken, Rekabet Kurumu bu karşılaştırmayı istediği şekilde yapmaktadır. Rekabet Kurumu, pazar fiyatlarının düşmesinde ise referans olarak diğer ekonomik modelin “kötü uygulamasını” alarak, halen yüksek seyreden güncel pazar fiyatlarını aklamaktadır. Son olarak; 3., 4. ve 5. maddelerdeki verimlilik, etkinlik ve teknolojik gelişmeyi tek taraflı olarak rekabet kültürüne mal eden Rekabet Kurumu’na olan cevabımız ilgili maddelerde bulunmaktadır.

Evet, buraya kadar ülkemizde rekabet konusunda başta gelen devlet kurumu olan Rekabet Kurumu’nun 162 sayfalık “Rekabet El Kitabı”ndan rekabet hakkındaki bazı önemli bölümleri inceledik. Rekabeti bu kitapta anlatıldığı gibi bir sebep olarak değil, ama bir sonuç olarak görmek bağlamında sizlere blogumuzdaki “İnsan, doğası gereği serbest olmak ister, serbestliği tattıkça bencilleşir, ama bencil insan pek sevilmez.” adlı yazımızı hatırlatmak isteriz.

Rekabeti olmaz ise olmaz olarak gören liberal ekonomiye göre, insan doğası gereği bireycidir. Bizim yaklaşımımız ise bu kadar keskin olmadığı için insanın doğası gereği serbest olmak istediğini, serbestliği tatmanın sonucu olarak bireyci, daha sonra da bencil ve rekabetçi olacağını işaret ediyoruz. Yani, burada rekabet bir sebep değil, insanın seçimine dayalı bir sonuçtur demek istiyoruz. Aynı zamanda, yukarıda adı geçen yazımızda bu seçimde sevginin de belirleyiciliğinden bahsetmekteyiz. Bir insan doğası gereği serbest olmak istiyorsa ve kendini doğasına bırakıp, dış dünyadan “by-pass” olarak sevgiyi almıyorsa serbestliği tattıkça bencilleşiyor ve rekabetçi bir hale geliyor. Aynı insan, dış dünyadan ve özellikle aileden gerçek sevgiyi alıyorsa, doğası gereği serbest olmayı istese bile, o sevgi bu isteği yatıştırıyor. O insan, bundan sonra sevginin gücü ile tanışıyor ve bunu doğasında olan serbestlik dürtüsünden daha değerli buluyor, insanlara sevgi saçmaya başlıyor ve çok güzel arkadaşlıklar, dostluklar ve kardeşlikler kuruyor. O insanın diğer insanlara bakışı pozitif olduğundan, onlarla rekabet etmek yerine dost olmayı tercih ediyor. İş ve sosyal hayatında rekabet yerine dostluk, dayanışma ve işbirliği önem kazanıyor. Burada sorulması gereken soru önemli:

“İnsan, kendini doğasına bırakıp bencil ve rekabetçi bir hale mi gelmeli, yoksa serbest doğasını sevgi ile yatıştırıp ve değiştirip paylaşımcı ve dayanışmacı bir hale mi gelmeli? Hangisi daha iyi gözüküyor?”

İşte, dünyamızdaki liberallerin seçimi insanın doğasında kalması, bireyci ve rekabetçi olması. Fakat şu unutulmamalıdır ki, bireycilik ve rekabetin sonu her halükarda bencilliktir. Bu da yukarıda adı geçen yazımızda ifade ettiğimiz gibi, insanlar tarafından sevilmeyen bir özelliktir.

Sormamız gereken başka bir soru da bizim bu dünyada ne amaçla bulunduğumuzdur. “Amacımız kendimize mi çalışmak, yoksa hem kendimize hem de diğerlerine mi çalışmak?”

İşte, dünyamızdaki liberaller herkes kendi doğası gereği bireyci olarak istediğini yapabilir diyerek insanların kendileri için çalışmalarını teşvik ediyorlar. Onlar için paylaşmak anti-demokratik bir hareket, çünkü onlara göre paylaşarak paylaşanın bireysel hakkı yenilmiş oluyor. Liberallerde paylaşmak algısı gerçekten de bozuk diyebiliriz.

“İnsan, doğası gereği serbest olmak ister, serbestliği tattıkça bencilleşir, ama bencil insan pek sevilmez.” adlı yazımızda ima ettiğimiz gibi, liberallerin benliğinde “gerçek sevgi” olmadığı için, onlar için paylaşmak pozitif değil, bilakis negatif bir seçim. Bu da, hem onlar için, hem de onların ekonomik baskınlığında yaşayan diğer dünya vatandaşları için çok acı bir gerçek.

Onların, yani liberallerin öve öve bitiremedikleri rekabet olgusu da cabası. Rekabet derken, en basitinden şu Türkiye’de milyonlar tarafından izlenen futbol bile gerçekten bir üstü açık psikiyatri kliniğinde vuku buluyor gibi. Futbol izleyicilerinin en hafif rahatsızlıkları arasında agresif kişilik bozukluğu veya takıntı hastalığı gözlemlenebilir. Bir takım, diğer takıma gol atıyor, Türkiye’nin bir bölümü sevinirken, diğer bölümü üzülüyor. Sevinenler üzülenlere bakıp daha fazla seviniyorlar, hatta bir de üstüne dalga geçiyorlar. Bunun kadar patalojik bir durum olabilir mi?

İktisadi rekabet de aynen bu şekilde cereyan etmekte ve dünya da bu akımın arkasından bilinçsiz bir şekilde sürüklenmekte.

Yazımızın sonunda siz sevgili ve sabırlı okuyucularımızdan rekabet ve bize unutturduklarını göz önünde bulundurmanızı rica ederek, blogumuzun sloganını tekrar etmek istiyoruz:

Yaşadığınız gerçeklik doğru olan mı?

Share

Para: Mutluluğun ölçü birimi

28/12/2009

İlmin ve tarihin bize gösterdiğine göre, dünyamızda sürekli bir mutluluk mümkün olmasa bile, çevremizi ve dünyayı şöyle bir gözlemlersek, “sürekli mutluluğa yakın” olan azınlıktaki insanları görebiliriz.

Ve hikaye de burada başlar. Hepimiz sürekliye yakın bir mutluluğa özlem duyduğumuz için bu azınlıktaki insanlara özeniriz, gıpta ederiz ve kimi zaman onları kıskanırız. Hayatımız boyunca o şekildeki bir mutluluğu elde etmek için çabalar dururuz.

Peki, böyle bir mutluluk nasıl mümkündür ve biz buna ulaşmak için neler yaparız?

Bunu incelemeden önce, “sürekli mutluluğa yakın” olan azınlıktaki insanların gerçekte ne gibi olay ve durumlardan dolayı mutlu olduklarını anlamamız gerekir. Yakın çevremizdeki mutlu insanlar için bunu anlamamız kolaydır, fakat dünyadaki diğer mutlu insanları anlamamız için yegane araçlarımız bizi dünya ile buluşturan basın ve medyadır.

Yakın çevremize baktığımızda, mutlu insanların mutluluk kaynağı maddiyat da maneviyat da olabilmektedir. Maddiyatta; mal, para ve bunların sağladığı imkanlar mutluluk kaynağı olabilmekte; maneviyatta ise inanç, huzur, sevgi, ahlak, kardeşlik ve yardımlaşma gibi öğeler çevremizdeki insanların mutluluk kaynağı olarak gözlemlenebilmektedir.

Basın ve medya aracılığıyla yakın çevremiz dışına baktığımız zaman ise, bu mecralardaki mutlu insanların mutluluk kaynağında büyük oranda maddiyatın olduğunu görmemiz zor değildir. Basın ve medyada görünen kişiler toplumun gerçekten de çok küçük bir azınlığını oluşturmaktadırlar. Bu kişiler, kendilerine şans yaratmış veya hayatta şanslarını kullanmış kişilerdir. Bu da tabiki onlara iyi bir maddi gelir ve güvence sağlamıştır. Bu güvenceye dayalı olarak, bu insanların mutluluğunun büyük oranda maddiyattan kaynaklandığını, şöhret olmanın getirdiği mutluluk durumunun ise maddiyat ile sıkı bir organik bağda olduğunu söyleyebiliriz. Maneviyatta bulunan mutluluk unsurlarından inanç, huzur, sevgi, ahlak, kardeşlik ve yardımlaşmanın basın ve medyada gördüğümüz bu mutlu insanlarda hangi oranda olduğu da büyük bir soru işaretidir.  

Bunların yanında, bahsettiğimiz ve maddiyata dayalı “sürekli bir mutluluğa yakın” insanların da mutsuz zamanları olmaktadır. Fakat; basın ve medya, tiraj ve rating amaçlı ticari kuruluşlardan oluştuğu için, çoğu zaman bu mutlu görmeye alıştığımız insanlara mutsuz anlarında dahi mutsuz gözükme özgürlüğünü vermemektedirler. Tabiki, bu verilmeyen özgürlük doğrudan olmasa bile dolaylı yoldan olmaktadır.

Basın ve medyanın maddiyata dayalı ve gerçekte sürekli olmayan ama sürekli gibi gösterilen bir mutluluğu, tiraj ve rating amaçlı olarak yansıtma durumu apaçık ortadadır. Bunu magazin ve diğer magazin türevi programlar dışında en çok da reklamlarda görmekteyiz.

Ürün ve hizmetlerden memnun olan mutlu insan karakterlerini oynayan ve bundan para kazanan reklam artistlerinin, toplum bireylerinin hayatlarında yaşadıkları gerçeklikleri basın ve medya yoluyla unutmasında önemli yerleri bulunmaktadır.”

Basın ve medya sadece bu sanal mutlulukları göstermemekte, trajik olayları da yansıtmaktadır. Hatta, günümüzde trajik olayların gündemde önemli bir yeri de bulunmaktadır. Fakat; bu trajik olayların, tiraj ve rating yaratan izleyici kitleleri olduğu da unutulmamalıdır.

Evet, buraya kadar genel bir durumu özetlemiş olduk ve bu durum da birçok kişi tarafından bilinen ama pek kafa yorulmayan gerçeklerin bir bileşkesi. Bu çelişki, biraz da bu gerçeklerin bilinçlerimizin hangi seviyesinde olduğu ile alakadar. Birçok toplum bireyi kötü gerçekleri bilincinden bilinçaltına atmaya meyillidir ve bu gerçekler bilinçaltında kaldığı sürece toplum bireyi buna kafa yoramaz. Çünkü bunun için o gerçeklerin bir şekilde su üstündeki bilince çıkması lazımdır. Eğer yukarıda anlatılan gerçekler toplum bireyi tarafından biliniyorsa ama bunlar için herhangi bir tavır sergilenmiyorsa, bunun sebebi, toplum bireyinin bu gerçekler ile bilincinde mücadele edememe tembelliği ve bu gerçekleri unutma isteği ile bunları bilinç altına gönderip, pasifize etmesidir. Toplum bireyi yukarıdaki gerçekleri bildiğini ve böyle yazıların onun için bir farklılığının olmadığını söylerse, bunun sebebi ise, böyle yazıların birey farkında olmaksızın o gerçekleri bireyin bilinçaltından bilincine çıkarmasıdır. Öyle bir yazı olmasa, o birey de başka bir uyarıcıyla karşılaşıncaya kadar o gerçekten bahsetmiyecek ve kafa da yormayacaktır. Çünkü o gerçek, yazı gibi bir uyarıcı olmaksızın bilinçte aktif ve kontrol altında değil, bilinçaltında pasif ve kontrol dışıdır.

Hatırlarsanız, yazımızın başında sürekliye yakın bir mutluluk nasıl mümkündür ve biz buna ulaşmak için neler yaparız şeklinde iki soru sormuştuk. Basın ve medyada görünen sürekliye yakın mutluluğa sahip insanların maddiyata dayalı mutluluklarından bahsetmiştik. Aynı zamanda, bizim de sürekliye yakın bir mutluluk için özlem duyduğumuzu belirtmiştik.

Gerçekten de, sürekliye yakın bir mutluluğa ulaşmak için biz neler yaparız?

Bunu açıklamak için önemli bir veri vermek gerekir:

“Yapılan son araştırmalara göre; Türkiye’de televizyon izleme oranı %94, gazete okuma oranı %22 ve kitap okuma oranı ise %4’lerdedir.”

%94’lük oranıyla televizyon yukarıda basın ve medya olarak açıkladığımız mutluluk yansıtıcı mecralar arasından incelemeye yeter olanı diyebiliriz. Evet, neredeyse hepimiz televizyon seyrediyoruz ve yazımızın başında da belirttiğimiz gibi yakın çevremiz dışındaki “sürekli mutluluğa yakın” olan azınlıktaki insanların gerçekte ne gibi olay ve durumlardan dolayı mutlu olduklarını anlamamız için televizyon en önde gelen mecra konumunda. Bu mecra, aynı zamanda bizdeki mutluluk algısını da şekillendiren bir mecra, çünkü modern toplumda televizyon yakın çevremizle olan bağlarımızı da koparmış durumda, eski akraba ve komşu ziyaretleri yerini prime time eğlence programlarına bırakmış durumda.

“Yani, yakın çevremizden (yani gerçek hayattan) algılayacağımız mutluluğu artık televizyondan algılıyoruz.”

Televizyon ise yarattığı sanal ve maddiyata dayalı mutluluk sistemiyle mutluluk algılarımızı yanlış yönde değiştirmekte.

Maddiyatla mutluluk, mal ile mutluluk, tüketerek mutluluk gibi birçok mesajın televizyon tarafından iletilmesiyle, akşam televizyon seyrinden sonra sabahleyin güne başlayan bireyimiz artık kodlanmıştır. Bu birey, artık aile içi ve dışı sosyal ve iş yaşamında mutluluk için hep paranın peşinden koşacaktır. Bireyimiz her birey gibi “sürekli mutluluğa yakın” bir konum hedeflediğinden, maneviyatın unsurları olan inanç, huzur, sevgi, ahlak, kardeşlik ve yardımlaşmadan önce her zaman para ve mala öncelik verecektir, çünkü televizyon onu o şekilde kodlamıştır.

“Sonuçta; para ile gülen, para ile ağlayan bireyimiz sanki ruhunda menkul kıymetler borsası göstergeleri gibi göstergeler taşıyacaktır. Parası olunca değerlenecek, parası olmayınca değeri düşecek ve krize girecek.”

Bireyimizin mutluluk ve ruh değerinin ölçü birimi para olmuştur artık. Maddiyat maneviyata karşı baskın ve üstündür.

İşte o an, bir araç olan maddenin, değerli ve maneviyatın kaynağı olan ruhu teslim aldığı andır.

Share

İlgilenilmeyen Gökler

14/12/2009

Gökyüzü gerçekten güzeldir. Güneş ışığının günün değişik zamanlarında atmosferde değişik açılarla kırılmasıyla mavi gökyüzünün çeşitli renk fonlarına dönüşmesi, sanatsal bulut oluşumlarıyla birleşince ortaya gerçekten harikulade ve tabloları andıran manzaralar çıkıyor. Bunların küçük bir bölümü bu blogda ‘Resimler’ sayfasında görülebilir. Gökyüzü, günün dışında geceleri de ay ve yıldızlarıyla gerçekten etkileyicidir. Her yaradılışın bir amacı olduğu gibi, bu gizemli ve güzel göklerin de bir yaradılış amacı yok mudur sizce?

Modern insanın odağı ise, bu gizem ve güzellikler değildir. Modern insanda öncelik; kendi ürettiği ve ortaya çıkardığı, daha doğrusu kendinin bağımsız olarak ürettiğini ve ortaya çıkardığını zannetiği nesnelerde, projelerde ve keşiflerdedir. Modern insan için, inanılmaz yaradılışlardan biri olan elma bile sıradan bir tüketim nesnesidir, yenilir ve geçilir. Böylelikle, modern insan orjinal yaradılışları kendisinin veya başkalarının keşfettiği şeylerin arkasına itme eğilimindedir. Burada kullandığımız “keşfetmek – keşfedicilik” günümüzde özellikle iş ve sanat dünyasında “yaratmak – yaratıcılık” olarak kullanılmaktadır. Ülkemize Cumhuriyet Dönemi’nde Hristiyan dünyasından “create – creativity” olarak transfer ettiğimiz “yaratmak – yaratıcılık” sözcükleri, Hristiyanların bir insan olan Hz. İsa’yı Tanrı ile birlikte ilahlaştırması sebebiyle (İslami terimle Allah’a şirk koşmalarıyla) günümüz batılı modern insanının Tanrı’ya özgü bir fiil ve özellik olan yaratmak ve yaratıcılığı kendine de yakıştırmasından dolayı kullanılmaktadır, fakat bu durum doğru değildir. Psikologlar yaratıcılığın sağ beyinin bir işlevi olduğunu savunsalar da, her sanatçı ve mucit ilham denilen fenomeni yaşar ve bilir. İlham ise bilimsel olmaktan öte metafizik sınıfına sokulabilecek bir olgudur ve birçok inanan insan bu metafiziğin ve ilhamın kaynağının Tanrı’ya ait olduğuna inanırlar. İnanan insanlara göre ilham, zaten önceden evrende Tanrı tarafından yaratılmış olan olasılıkların keşfedilmesini sağlamakta, insana yardım etmekte ve yol göstermektedir. Bu açıdan bakarsak, bir MP3 çalar da Tanrı’nın yaratmasıdır. İnsan beynine ilham ile olasılıklar, kombinasyonlar ve çözümler bir şimşek çakması gibi gösterilir, insan da o MP3 çaları Tanrı’dan aldığı ilham ve kendi çabasıyla keşfeder, yani bulur. Bu aynen bir denizcinin ilhamla yoğrulan sezgilerini dinleyip bir kıtayı kendi çabasıyla keşfetmesi gibidir. Bu yüzden yaratıcılık terimi yerine keşifi uygun buluyoruz ve kullanıyoruz.

“İnsanın bilinçli bir doğaüstü gücü yoktur ve yaratamaz, ilham sayesinde motive olur, çabalar ve önceden yaratılmış olan olasılıkları keşfeder.”

Modern insan yukarıda belirttiğimiz gibi kendi keşiflerini her zaman orjinal yaratılışların önünde tutma eğilimindedir demiştik. Modern insan bu hataya düşerken kendisine bu hatayı yaptıran en büyük etken de benmerkezciliğidir. Bu, biraz da inanç seviyesiyle alakadar. Modern insan görmediği şeye pek inanmak istemiyor ve bunu da bilim felsefesine dayandırıyor. Bilim felsefesine göre, kendisinin tecrübe etttiği ve gözlemlediği şeylere inanma tercihinde gözüküyor. Bildiğimiz gibi bilim yaşamımız için vazgeçilmez olduğu gibi alanı da maddeler ve fenomenleridir. (Buna sosyal bilimler de dahildir ve bu da ayrıca tartışma konusudur) Bilime duyduğumuz saygı bize hayatı kolaylaştırdığı içindir, fakat bilim felsefesi yegane felsefe tipi değildir. Yani insan beyni, kalbi ve genel anlamda ruhu maddeler içinde hapsolamaz eleştirisini getirmek istiyoruz. Modern insanın en ölümcül hatası da maddelerin içinde kendisini hapis bırakması, metafizik ve ruhani olgularla ilgilenmemesi, inanmaması veya zayıf inanmasıdır.

Bunun yanında, modern insanın maddesel gerçekler dışındaki metafizik ve ruhani olgularla ilgilenmemesi, inanmaması veya zayıf inanmasının bir sebebi de bulunduğu bireysel kaos ortamıdır. Ama burada, modern insanın kapsamını açıklamak gerekiyor. Modern insanla anlatılmak istenen modernizmden günümüz postmodernizmine kadar olan insan tipolojisidir. Modernizm ile postmodernizm farklılıklar gösterse bile, yazımızda bahsi geçen modern insan tipolojisi iki dönemin ortak paydası olan insandır.

Evet, modern insanın içinde bulunduğu, farkettiği veya farketmediği bireysel kaos ortamında bilimsel felsefe yolunda maddeler dünyasına kapılarak metafizik ve ruhani olguları çoğunlukla yadsıdığından bahsetmiştik. Bu bireysel kaos ortamı, halen modernizm etkilerini taşıyan günümüz postmodern hayatın getirdiği problemler nedeniyledir. Modernizmin etkilerini taşısa bile, modernizme protest bir şekilde gelişime bağımsız uygulamalarla devam etmek isteyen postmodern düşünce, insanları dünyada ileri iletişim teknolojisiyle birleştirir gibi gözükürken, bir anlamda bağımsız kıldığı bireyi yalnızlaştırmış, hayat serüveninde problemleriyle tek başına mücadele etmeye mahkum etmiştir. İşte, bu durumla yüzleşen modern insan da zengin olsun fakir olsun korunmasının kısıtlanmasından dolayı bireysel bir kaos ortamının içine girmiştir. Günümüzdeki modern insan kaos durumlarıyla yüzleştikçe postmodernizmin göstergelerinden şüphe ve eleştriyi her türlü kişiye, kuruma ve ideolojiye uygulamaktadır. Burada altı çizilmesi gereken nokta, kaos ortamında doğru tahlil yapılamayacağından, modern insanın şüphe ve eleştri odağını birçok zaman şaşırması ve sığ bir şekilde tespit etmesidir. Buna örnek olarak, kendini tekrarlayan ulusal veya uluslararası ekonomik sorunların modern insan tarafından politikacılara fatura edilmesi verilebilir. Odak şaşması burada aşikar olarak ortadadır. Eğer bir ekonomik sorun kendini tekrarlıyorsa ve her tekrarladığında başka politikacılar hizmet veriyorsa, bu ekonomik sorunun odağı politikacılar değil, ekonomik ideolojinin kendisinin olması gerekmektedir. Burada, değişen politikacılar o ekonomik ideolojinin sadece uygulayıcılarıdırlar. Fakat belirttiğimiz gibi, modern insan içinde bulunduğu kaos ortamının yol açtığı tahlil etme yetersizliğiyle şüphe ve eleştri odağı olarak politikacıları seçmektedir. Bu şüphe ve eleştri, birçok zaman o ekonomik ideolojiyi destekleyen partiye karşı, o partiye oy verenler tarafından olmakta ve seçimlerde o parti yerini o ideolojiye yakın veya uzak başka partilere bırakmaktadır. Farklı partinin iktidarında ise ekonomik ideoloji devlet politikası çerçevesinde çoğunlukla aynı kaldığından, ekonomik sorunlar tekrar vuku bulduğunda modern insan bu sefer tekrar odağını yeni partiye çevirmekte ve sonraki seçimde eski partiyi veya başka bir partiyi seçmektedir. Bu bir kısır döngüdür ve bu kısır döngünün sebebi modern insanın yalnız ve korunmasız statüsüyle maddeler dünyasında kaybolup şüphe ve eleştri odağını kaos ortamının getirdiği tahlil yetersizliğiyle doğru seçememesindedir.

“Olasılıksız” adlı romanın yazarı Adam Fawer ile yakın zamanlarda İstanbul’da yapılan bir röportajda Tanrı hakkında bir soruya şöyle cevap vermişti: “Tanrı’ya inanmıyorum, ama eğer bir Tanrı var olsa bile, bu dünyanın kötü durumu Tanrı’nın da mükemmel bir varlık olmadığını gösteriyor.” Şu söylenebilir ki, Tanrı’ya inanan ama din ile bağı sıkı olmayan birçok modern insan da bu düşüncede olabiliyor. Bu durumu ilerleyen yazılarda bir “Tanrı ve Din” konusu altında ayrıca incelemek gerekir, fakat modern insanın odağı birçok alanda şaştığı için bu tarz yorumlara hemen kapılmamak gerekir gibi gözüküyor. Odak şaşması dedik, yani dünyanın durumunun iyi olmamasına acaba Tanrı’nın yetersizliği mi, insanoğlunun yetersizliği mi, yoksa Tanrı’nın bilinçli ve amaçlı olarak bu düzeni böyle kurması mı sebeptir? Dünya kusurluysa, kusursuz yapılabilir mi? Bunu insanoğlu becerebilecek mi? Fizik kuralları kusursuz bir dünya olabilmesine izin veriyor mu? Bilim herşeyi gerçekleştirebilir mi? Bilimin olgusu olan madde dışında olgular var ise, bilim bunlara nasıl hükmedecek de dünyayı kusursuz bir hale getirip, Tanrı inancına gereksinimi ortadan kaldıracak? Acaba Adam Fawer modern bir insan olarak bu ihtimallerin hepsini farkedip, üzerinde araştırmalar yapıp da mı konuştu, yoksa bu kendi kişisel görüşü mü? Kendi kişisel görüşünün temelinde hangi alanlar var? Bilim, din, felsefe? Hangisi yok?

Yazımızda açıklanan modern insanın bağımsızlığı ve yalnızlığının yol açtığı bireysel kaos durumu ve yaşam tarzı, bu insanın savunduğu bilimsel felsefenin baş öğesi olan madde kaynaklı olduğu sürece modern insan her türlü durumu madde ile ilişkilendirecektir. Metafizik ve ruhani olguları önemsemeyip şüphe ve eleştri odağını ilk önce maddelere ve bireysel kaos ortamının getirdiği tahlil yetersizliğiyle sapmış odaktaki maddelerden de bir sonuç alamayınca en son çare olarak Adam Fawer’in yaptığı gibi, önemsemediği bir metafizik varlık olan Tanrı’ya yöneltecektir. Bu çelişkiyi ve odak sapmasını ifadesinden de görebiliyoruz. Kendisi, Tanrı’ya inanmadığını belirterek modern insan olarak metafizik ve ruhani olguları önemsemediğini ima ederken, dünya ve dolaylı olarak kendi kaotik durumunun eleştrisini de inanmadığı Tanrı’ya yükleyebiliyor. Gördüğümüz gibi, modern insanın madde kaynaklı bireysel kaosu metafizik ve ruhani olguları o modern insana önemsetmiyor çünkü modern insan madde sorununu ilk olarak madde ile çözmeye çalışıyor. Madde ile çözümsüzlük durumunda ise metafizik ve ruhani olguları şüphe ve eleştri kurbanı yapıyor. Bu bir anlamda baba ve iki oğul örneğine benziyor. Babanın bir oğlu başarısız olunca diğer oğlunu cezalandırması gibi…

Tabiki, her modern insan da Adam Fawer konumunda değil, Adam Fawer bir azınlıkta fakat modern insanın yönelimini temsil ediyor burada. Tanrı inancı olan fakat din ile bağı sıkı olmayan milyardan daha fazla modern insan da bulunmakta dünyamızda. Yine de hepsinde yeri geldiğinde Tanrı varlığı için bir şüphe ve eleştri bulunmakta, bu da daha önceki akımlarda olduğu gibi postmodernizm kültüründe olan bir gerçek. Modern insanın Tanrı inancı var desek bile, bu onun metafizik ve ruhani olgularla tam olarak ilgilendiğini göstermiyor çünkü modern insanın günümüzdeki önceliği madde ve özel anlam taşıyan bir madde olan “para”. Metafizik ve ruhani olgularla ilgilenmeyen veya tam olarak ilgilenmeyen modern insan için yazımızın başlarında belirttiğimiz gibi, orijinal bir yaradılış olan elma bile kendi ürettiği ve ortaya çıkardığı nesne, proje ve keşiflerin arkasında ikinci plana atılıyor. Çünkü modern insan elmanın yaradılışını görmediği için yaradılışı içine sindiremiyor. Birçok modern insan Tanrı’ya inancını ve Tanrı’nın elmayı yarattığını ifade edebilse bile, bilinçaltlarında toplum tarafından kodlanan bilim felsefesinde tecrübe edilen ve gözlemlenen nesne ve fenomenlere inanç olduğu için, bu, Tanrı yaratmasına inanç ile birlikte insan egosunda bir karmaşa doğuruyor. Bu karmaşa ile birlikte de modern insanda metafizik ve ruhani olgulara karşı bir şüphe ve yeri geldiğinde eleştiriler ortaya çıkıyor.

Başka bir açıdan, modern insanın kendi ortaya çıkardıklarını ve keşiflerini orjinal yaratılışların önüne çekmesinde benmerkezciliğinden bahsetmiştik. Çünkü bilim felsefesini savunan ve maddede hapsolmuş modern insana göre elma kendi kendine ortaya çıkan bir objedir ve oluşumunda yaratan maddesel bir varlık  gözlemlenemez, fakat MP3 çaları modern insan keşfetmiştir, burada bir özne olarak kendisini görebilmektedir. Kendisi olmasa hiçbir nesne, proje veya keşif ortaya çıkamaz ve kendisi de bu dünyanın hakimidir. İşte bu, modern insanın yanılgıya düştüğü benmerkezcilliğidir. Burada tabiki modern insanın beş duyusuna olan itibarının kendi mantığı ve sezgisinin arkasında kaldığını gözlemlemekteyiz. Çünkü MP3 çaların keşfedenini algılayan beş duyu somutla yani maddeyle, sezgi ve mantık ise soyutla ilgilidir. Aynı zamanda, sezgi ve mantık inancı oluşturular ve orjinal yaradılışlar da soyut ve metafizik sınıfındadır. Sonuçta, elma ve diğer orjinal yaratılışlar modern insan için yaratıcısının beş duyu ile somut ve maddesel olarak algılanmadığı sıradan tüketim maddeleridir ve hiçbir zaman insanın ortaya çıkardığı keşiflerin önüne geçemezler. Yenilirler, içilirler, kullanılırlar ve yaşamaya devam edilir. Bunların onlara kimin tarafından ve neden karşılıksız sunuldukları sorgulanmaz, sorgulansa bile çok fazla düşünülüp hatırlanmaz. Modern insan bu karşılıksız sunmaya da bir argüman bulmuştur. Sorsanız, ben elma ve bunun gibi objeleri para ile alıyorum diyerek modern çağların sorunsalı olan parayı olağan bulup, daha para dünyamızda yok iken ortaya çıkarılan elma ve diğer orijinal yaradılışların sunum inceliğini de yine maddeye bağlayacaktır. Dolayısıyla, daha önce de belirttiğimiz gibi modern insanda her olguyu bir şekilde maddeye ilişkilendirme eğilimi vardır. Emek de, sevgi de, saygı da, eşitlik de, özgürlük de, yardımlaşma da… Bu liste uzadıkça uzar.

Modern insanda öncelik; kendi ürettiği ve ortaya çıkardığı, daha doğrusu kendinin bağımsız olarak ürettiğini ve ortaya çıkardığını zannetiği nesnelerde, projelerde ve keşiflerdedir derken yazımızın başındaki yaratıcılık / ilham / keşif üçlemesini hatırlamak gerekiyor. Evet, modern insan bir taraftan orjinal yaradılışları rafa kaldırırken, diğer taraftan da kendi keşiflerini kendine sebeplendirerek kendinin yarattığının yanılgısındadır. Tanrı tarafından sunulan ilham sayesinde motive olup, böylelikle çabalayıp, daha önceden yaratılmış olan olasılıkları bu şekilde keşfettiğini ama yaratmadığını göremez, bu da onun kendine özgü benmerkezci bakışıdır. Bu bağlamda modern insan, gizem ve güzelliklerle dolu olan göklere bile bakınca bunlardan doğal olarak hoşlansa bile, maddeye hapis zihni bu oluşumlara “derin bir anlam” yükleyemediğinden ve bu göklerde “kendine ait bir şey” bulamadığından dolayı bu göklere ilgisiz kalacaktır ve kendi evrensel benliğini bu dünyada kendine yakın ve sevdiği maddelerle bu dünya içinde hapsedecektir.

O modern insan gizemli ve güzel göklere bakmaya başlasa, belki de derin bir kavram olan sonsuzluk ile tanışacak ve sonsuzlukta sıfıra giden limit içerisinde kendini sorgulamaya ve tanımlamaya başlayacak. Olasılıkların gizemli dünyasına girecek ve onların da sonsuzluğunu anlayacak. Böylelikle, yaratıcısını beş duyusuyla algılayamadığı elmanın da metafiziksel olarak yaratılma olasılığını düşünebilecek.  Belki de, o modern insan sonsuzluk içindeki 1 birim olan kendisinin göreceli olarak neredeyse yok sayılabileceğini farkedecek, egosunu düzenleyecek, benmerkezcilikten çıkacak, her biri 1 birim olan maddelere önem vereceğine sonsuzluğa ve sebep kaynağına önem vermeye başlayacak. Böylelikle, artık bağımsızlığı ve yalnızlığı aşan ve sonsuzluğa ait olan modern insan, bunların yol açtığı bireysel kaos durumu ve bilim felsefesinin baş öğesi madde ve fenomenlerinin şekillendirdiği yaşam tarzını da rafa kaldıracak, şüphe ve eleştrilerinde de odak sapışı yapmayacak.

“Her yaradılışın bir amacı olduğu gibi, bu gizemli ve güzel göklerin de bir yaradılış amacı yok mudur sizce?”

Evet, yazımızın başında bu soruyu sormuştuk.

Bir amaç vardır ve bu da yukarıdaki insanımızın transformasyonu içindir.

Çok güzel, renkli, sanatsal, zevkli ve doğru bir transformasyon.

Share

Telaşlılar Kulübü

06/12/2009

İster kabul edelim, ister etmeyelim, hepimizde var bir telaş. Bu telaşın artık hayatımızın bir rutini olmasından dolayı, telaşlı olduklarını kabul etmeyenler günlük iş yapma tarzlarını telaşlı olarak değil de, rutinleşmiş telaşı farketmeyip gayet olağan olarak da bulabiliyorlar. İnsanlar için telaş sanki onlara çevre tarafından yüklenmiş bir kod ve bünyelerinde. İnsanlar bünyelerindeki telaşı pek sorgulamıyorlar, kabullenmek istemedikleri telaşa hayat temposu deyip geçebiliyorlar, esasında bir bakıma da haklılar.

Bu hayat temposunda, telaşsız ve sade bir hayat yaşayanlar bile, tam anlamıyla bir hayat akışıyla yüzleştiklerinde günlük telaşı yaşayan bir insandan daha fazla telaşa girebiliyorlar. Buradan hep şu gözüküyor ki; kırsal bir bölgede doğmuş ve gelişmiş veya stabil bir psikolojiye sahip insanların dışında, gözümüze telaşsız ve sakin gözüken insanlar aslında kendilerini bu hayat temposundan koruyan bir hayat tarzını uygulamaktalar. Ama bu onların telaşsız olduklarını göstermiyor.

Günlük telaşımızın sebebi kendimiz de, başkaları da olabiliyor. Kendimizin sebep olduğu telaşın birçok sebebi olabilmekte. Bunların arasında; çeşitli endişe yani “anksiyete” problemleri, işi erteleyip son ana bırakma alışkanlıkları, kısa zamana çok iş sığdırma amaçlı mükemmeliyetçi davranışlar, çeşitli fobiler ve daha geniş anlamda genel huzursuzluk halleri sayılabilir. Toplumlarda bu çeşit sebeplerin kökeni için genetiğe bakılsa bile, yapılan araştırmalar bu alışkanlık ve davranışlarımızın kökeninde daha çok sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik etkilerin olduğunu göstermekte. Yani, günlük telaşımızın sebebi daha çok bizleriz, yani toplum.

Peki, bu toplumun ne zoru var da, kendi kendini telaşlı bir duruma sokabiliyor?

Toplumsal bir sadistlik mi var? Tabiki yok.

Sadistlik bilinçli bir davranışken; biz, bu toplumsal telaş ağını farkında olmaksızın yukarıda da bahsedildiği üzere o “telaş kodu” bize daha ergenlikten yüklendiği için örüyoruz.

Özellikle kentsel toplumlarda birey, ergenlik çağından çıktıktan ve anne ve baba bireyden elini yavaş yavaş çektikten sonra yalnızdır. Sokağa çıktığında, sadece kendisinin değil, başkalarının da yalnız olduğunu görür. Bu, kırsal kesimdeki pazara çıkmaya benzemez, sokak ortamında herkes birbirine yabancı ve soğuktur. Bu yabancı ve soğuk insanların herbirinin sokakta bir amacı vardır ve tabiki de çıkarları. İşte o sokakta, o ergen birey hayatında ilk defa demokrasi ile tanışır. Ama bu tanışmada demokrasinin sözlük karşılığı yoktur, demokrasinin teoriğinden ziyade pratik gerçekliği vardır. Ve her zaman olduğu gibi, uygulama teoriden farklıdır, teori gibi ideal değildir, bu da o ergen bireye hayatında ilk defa hayatın acı gerçeğini öğretir.

“Nerede devlet, nerede demokrasi?”

Çok duymuşuzdur. Bu sokağın sesidir.

“İnsan hakları ve demokrasi ülkemizin en önemli refah bileşenlerindendir.”

Çok duymuşuzdur. Burası ise sokağa göre daha sıcak bir yerlerdir.

Bizim ergen bireyimiz ise bilakis sokaktadır, ilk şoku atlatmıştır.

Bu ergen bireyimizin ismi Erdem olsun…

Erdem sokaktaki insanları hayretle izlemeye başlar. İnsanlar otobüse doğru koşmaktadırlar. Erdem de eve gitmek için otobüse yönelir, yürümeye başlar ama otobüste yer kalmamıştır ve otobüs şöförü kapıyı kapatır. Erdem’in morali bozulur, zamanı da vardır ve kent merkezine kadar yürümek ister, otobüse veya metroya oradan binecektir. Kent merkezine geldiğinde, meydandan gelen müzik sesine doğru yürümeye başlar. Bir müzik grubunun canlı performansı vardır ve herkes grubun önüne üşüşmeye başlar. Erdem kısa boyuyla en arkada kalmıştır, öne doğru ilerlemek ister, ama sağından solundan hızlıca geçenler Erdem’in yerini kaparlar. Erdem grubu seyretmekten vazgeçer ve metro durağına gelir, metro yaklaşır ve Erdem metroya binmek için yaklaşanları görünce korkar ve yine dışarıda kalma ihtimalinden dolayı panikler, tüm gücüyle kapıya doğru koşar ve nefes nefese bir şekilde kendini içeri atar.

Erdem’cim “Telaşlılar Kulübü”ne hoş geldin!

Bu kulüpte öğreniyorsun ki, bu dünyada herkesin bir çıkarı var ve çıkarları elde etmek aslanın ağzında. Bu yüzden tüm enerjinle çalışmalısın ki, çıkarlarını elde edebilesin. Başkalarını düşünürsen, onlar sana senin gibi bakmayacaktır, verdiğinden daha fazlasını isteyeceklerdir. Bu yüzden kendini korumanın tek yolu, sadece kendini düşünmektir. Erdem’cim, o otobüs tekrar gelecek ve ne zaman geleceğini bilemiyeceksin. Otobüs ansızın gelince sana telaşlı olma diyemem, çünkü ortada bir bilinmezlik ve çakal gibi rakiplerin var. Şunu unutma ki, Telaşlılar Kulübü’nün en önde gelen gerçeği “telaşın olağanlığıdır”.

Bencilliğin beşiği olan demokrasinin sokak uygulaması kişilerarası yabancılaşmayı ve rekabeti doğurur. Burada kırsal pazardaki insancıllık ve kardeşlik duyguları bulunamaz, orman kuralları işler ve daha gelişmiş toplumlarda bu “implicit” – üstü kapalı bir rekabettir. Rakibinin ne zaman hamle yapacağını bilememek de ergen bireye “telaş kodu” adı altında bir savunma mekanizmasını yükler. Artık birey her türlü saldırıya karşı güvendedir.

Erdem’e toplum tarafından bu “telaş kodu” bencil rakipleri arasında otobüsü kaçırmaktan endişelendiği için yüklenmişti. Yani buradaki anahtar kelime: Endişe

Kentsel toplumlarda yukarıda bahsedilen endişe yani “anksiyete” her bireyden o kentte yaşamanın bir vergisi gibi tahsil edilir. Ve bu psikolojik rahatsızlığın koruyucu tedavisi olan “telaş” da reçetesine yazılır. Çünkü telaşsız bir Erdem endişesine yenik düşüp, otobüsü kaçıracaktır. Bu, kent ormanının kuralı, yani uygulamalı (pratikteki) sokak demokrasinin çözümüdür.

“İnsan hakları ve demokrasi ülkemizin en önemli refah bileşenlerindendir.”

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu cümlenin söylendiği yer sokak olamaz o zaman.

“Ama nasıl olur? Bu sözü söyleyen politikacı da mutlaka sokağa çıkmıştır.”

Hepimiz de biliyoruz ki, tabiki çıkmıştır. O zaman, sokaktaki demokrasi, demokrasinin gerçeği oluyor. Yani teorik değil de, uygulamalı demokrasi işin gerçeği. Bu sözü söyleyen politikacı kendinden bu kadar emin ise, o da bunu uygun karşılıyor. Sokak demokrasisi, yani yukarıda belirttiğimiz yabancılaşmanın ve özellikle rekabetin hakim olduğu demokrasi şekli. Desteklenen de böyle bir demokrasi olsa gerek.

Bu demokrasi, sosyal demokrasi değil gibi, olsa olsa liberal demokrasi, yani rekabetin teşvik edildiği demokrasi, buna yazımızdaki sokak rekabeti, getirdiği endişe ve koruyucu tedavisi telaş da dahil.

Dolayısıyla, biz Telaşlılar Kulübü olarak anlıyoruz ki, rekabetin ve endişenin (anksiyete) koruyucu tedavisi olan telaş, aynı zamanda liberalliğin de tedavisi.

O zaman, liberallik de anksiyete gibi bir psikolojik rahatsızlık mı demek oluyor?

Share

Batıyı gösteren pusula: Reklam

26/11/2009
etiketler:, ,

Bildiğimiz gibi, pusula eski zamanlarda ve kısmen bugün kuzey yönünü göstererek yönümüzü bulmamızı sağlayan bir gereçtir. Bir pusulada eğer kuzey yönünü görüyorsak ona güveniriz ve sorgusuz olarak yönümüzü ona göre belirleriz. Örneğin, karanlık bir gecede bir ormanda ilerliyorsak, aç isek, güvenli bir yer arıyorsak, kuzey yıldızı gözükmüyorsa ve pusulamızdan başka herhangi bir yön bulucu gerecimiz de yok ise, şüphesizdir ki ondan başka bir rehberimiz yoktur. Vikipedi pusulayı aşağıdaki gibi açıklıyor:

“Yeryüzü; bir ucu kuzeyde, diğer ucu güneyde olan büyük bir mıknatıs gibidir. Dünyanın manyetikliği, pusula iğnesinin manyetik olan kuzeye doğru dönmesine neden olur.”

Gördüğümüz gibi, pusulanın işlev görebilmesi için güçlü bir mıknatısın olması gerekiyor ki, pusula o güçlü mıknatısın kutubuna ne kadar uzakta olursa olsun, iğnesiyle o kutuba doğru yönelebilsin. Vikipedi mıknatısı ise şöyle tanımlıyor:

“Mıknatıs, manyetik alan üreten nesne veya malzemedir. Demir, nikel, kobalt gibi bazı metalleri çeker, bakır ve alüminyum gibi bazı metallere ve metal olmayan malzemelere etki etmez.”

Buradan da görüldüğü üzere, pusulanın iğnesi her malzemeden olamıyor ve manyetik alan üreten güçlü bir mıknatıs olan dünyanın kutupları tarafından çekilebilmesi için malzemesi özel olarak seçiliyor.

Bir tarafımızda manyetik alan üreten “güçlü bir mıknatıs”, yani dünya, diğer tarafımızda “iğnesi özel olarak seçilen bir pusula”…

Ve bu özel iğnenin bulunduğu pusula hangi yönü gösteriyorsa o yöne ilerliyoruz, yani güçlü mıknatısa…

Pusula olmasa güçlü mıknatısa doğru ilerleyebilir miyiz?

Güçlü mıknatıs olmasa pusulanın bir anlamı olur mu?

Pusula olmasa, güçlü bir mıknatıstan da haberimiz olmayacak, yolumuzu bulmak için deneme yanılma yapacağız, bu deneme yanılmalarda karşımıza çıkan süje, obje ve olayları düşüneceğiz, sorgulayacağız, kararımızı kendimiz vereceğiz ve pusulanın etkisi altında karar almayacağız…

Güçlü bir mıknatıs olmasa, muhtemelen elimizdeki pusulanın ne işe yaradığını öğrenmek için çaba göstereceğiz, ama bir neden bulamayacağız ve onu kullanmayacağız…

Başlığımızı hatırlıyorsunuzdur veya hatırlamıyorsanız okuduktan sonra yazının buraya kadarını tekrar inceleyebilirsiniz, özellikle son iki paragrafı…

Batı ve reklam demiştik, yani güçlü mıknatıs ve pusula, iğnesi özel seçilen bir pusula…

Şimdilerde o özel seçilen iğneye yaratıcılık diyorlar, yani reklamda yaratıcılık…

Evet, yazının son bölümünde bunlara daha açık bir şekilde değineceğiz, şimdi isterseniz biraz batı ve reklamdan bahsedelim.

Reklamcılık eski çağlardan bu yana bilinen bir yöntem, ama tabiki o zamanlardan modern reklamcılık çağına kadar olan periyotta reklamlar daha masum bir konumdalar, etkileme ve iknanın asgari olduğu tanıtım amaçlı yapılan duvar resimleri gibi. Modern reklamcılık ise 18. yüzyılda Fransa’da başlıyor, fakat gerçek anlamda modern reklamcılık 19. ve 20. yüzyılda basının, radyonun ve televizyonun önderi olan A.B.D.’de ortaya çıkarılıyor. Özellikle A.B.D.’de 2. dünya savaşı sonrası öne sürülen reklamcılık yöntem ve konseptleri etkilerini halen günümüzde de hissettiriyor. Bir kitapçıya gitseniz, reklamcılık hakkında çoğunlukla A.B.D.’li eski ve yeni gurulaşmış yazarların kitaplarıyla karşılaşırsınız. Batı reklamcılığını tabiki diğer disiplinlerden bağımsız bir disiplin olarak alamıyoruz ve bildiğimiz gibi batı reklamcılığı liberal ekonominin bir çıktısı konumunda. Baskın liberal ve kapitalist ekonomi anlayışıyla en modern halini alan 21. yüzyıl reklamcılığı artık ne yazık ki Mısırlılar’ın veya Araplar’ın mağara duvarlarına çizdiği resimler saflığında değil, fakat iki devrenin tek ortak yönü sanat kaygılarının olması. Zaten günümüzde birçok genci reklamcılığa çeken en önemli etken de bu. Özellikle 21. yüzyılda sanatta, bilimde ve edebiyattaki yaratıcılığın yanında reklamcılıktaki yaratıcılık olgusuyla karşı karşıyayız. Sağ beyinin yapısına göre, geçmişten bu yana yaratıcı insanların önemli bir kısmının mantıktan daha çok duyguya önem verdiklerini bilmekteyiz. Bu bağlamda, reklamcılıkta yaratıcılıklarını kullanan genç yıldızların duygu yerine para mantığına yani kapitalist ekonomiye çalışmaları gerçekten düşündürücü bir durum.

Yine de onlara da hak vermek gerekiyor. Çetin hayat mücadelesinde bir sanatçı, bilimadamı, yazar veya şair olmaktansa büyük şirketlerin dışında, paranın daha az konuşulduğu reklam ajanslarında çalışıp, aynı zamanda diğer yaratıcı insanlara göre daha iyi bir gelir temin edip, yaratıcılıklarını kullanmak onlar için daha cazip olsa gerek. Burada diğer yaratıcı insanlardan daha fazla kazanmak dedik, çünkü bildiğimiz gibi medyada gördüğümüz çok kazanan yaratıcı insanlar esasında o camiaların azınlıklarını oluşturmaktalar.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, 21. yüzyıl reklamcılığı reklamcılığın konvensiyonel saflığını kaybetmiş durumda. Liberal ekonominin getirdiği rekabet kültürü bunun en büyük sebeplerinden biri ve rekabet kültürü de kurumsal hırsı ateşlemekte, böylelikle şunu diyebiliriz ki, hırs nasıl bir duyguysa, 21. yüzyıl, yani günümüz reklamcılığı da aynı nitelikteki bir konumda bulunuyor. Yazının başında bahsedilen güçlü mıknatıs / pusula benzetmesini hatırlarsınız. Batı ve reklama benzetilen güçlü mıknatıs ve pusula örneğinde, bizlerin pusulanın bize verdiği her veriyi izlediğimizden bahsetmiştik. Evet, günümüzdeki reklamcılık pusulası, hırslı doğasıyla birlikte ve kapitalist ekonominin en önemli lokomotiflerinden biri olarak bu ekonomiyi, yani bu ekonominin içinde olan bizleri şekillendirmekte ve bizi arkasından izlettirmektedir. Bu şekillendirme ise doğasındaki negatif bir duygu olan hırs ile yine negatif yönde olmaktadır. Bu bir bakıma girdi-çıktı prensipi gibidir. Girdide yani reklamverende bir negatiflik, yani hırs var ise çıktıda, yani toplum ve ekonomide pozitif bir şey bekleyemiyoruz. İsterseniz, 21. yüzyıl reklamcılığının bu yazıya sığmayacak kadar olan yan etkilerini başka bir yazıya erteleyerek, güçlü mıknatıs / pusula ve batı / reklam benzerliğine merceğimizi biraz daha yakınlaştıralım.

Pusula, güçlü mıknatıs olan dünyanın kaynaklarından üretilmiş olduğu gibi, bildiğimiz ve tarihini de açıkladığımız gibi modern reklamcılık konsepti de batının kaynaklarından üretilmiştir. Benzerliğin diğer bir yönü de, pusula her zaman güçlü mıknatıs olan dünyanın kuzey kutubunu gösterdiği gibi, reklam da her zaman batı trendlerini göstermekte, onları izlemektedir. Başka bir yön ise, pusulanın tek doğru yönü kuzey gibi, reklamın gösterdiği yön olan batı da sanki alternatifsiz tek doğru yön imajını vermektedir. Derin bilinçaltı çalışması içeren modern reklamcılık yarattığı renkli ve nefse cazip gelen dünyasıyla zihnimizde modern reklamcılık dışında başka bir alternatif bırakmamaktadır, bu da pusulanın bize kuzeyi gösterdiğinde bizim kafamızda başka bir rehber bulunmamasına çok benzemektedir. Sonuçta, pusula kuzeyi gösterir, reklam da batıyı, biz de sürükleniriz o yolda.

Tabiki, burada reklamın batıyı göstermesini biraz açmak gerekiyor. Reklamın birincil olarak gösterdiği yön, tüketim kültürüdür. Tüketim kültürünün kaynağı ise rekabet kültürü yani şirketlerin mal veya hizmet satımında bulundukları rekabet ortamı ve bileşenleridir. Bu rekabet kültürü ise tüketimi teşvik etmektedir. Rekabet kültürü de bildiğimiz gibi liberal ekonominin önemli bir çıktısıdır. Liberal ekonomi ise İngiltere’de doğmuş, A.B.D.’de olgunlaşmıştır, burası da batıdır, global liberal ekonominin yolunu çizen batı, reklamın alternatifsiz tek doğru olarak bilinçaltımıza sattığı batı, yani pusulanın tek doğrusu kuzey gibi…

Bu aşamada, güçlü mıknatıs / pusula ve batı / reklam benzerliği için yazımızın başından bir alıntı yapıp, düşünmek gerekiyor.

Pusula olmasa güçlü mıknatısa doğru ilerleyebilir miyiz?

Güçlü mıknatıs olmasa pusulanın bir anlamı olur mu?

Pusula olmasa, güçlü bir mıknatıstan da haberimiz olmayacak, yolumuzu bulmak için deneme yanılma yapacağız, bu deneme yanılmalarda karşımıza çıkan süje, obje ve olayları düşüneceğiz, sorgulayacağız, kararımızı kendimiz vereceğiz ve pusulanın etkisi altında karar almayacağız…

Güçlü mıknatıs olmasa, muhtemelen elimizdeki pusulanın ne işe yaradığını öğrenmek için çaba göstereceğiz, ama bir neden bulamayacağız ve onu kullanmayacağız…

Bir televizyon reklamında yerli bir markanın reklamını görseniz ve o reklamdan dolayı hipnotize bir şekilde mağazaya gidip o yerli ürünü alsanız bile, üzücüdür ki, bu Yerli Malı Haftası anlayışı içinde olmayacaktır, çünkü yine tükettirdi size o reklam, zafer onun. Bir insanın bir mala veya hizmete ihtiyacı olduğunda alışveriş etmesi başka birşey, izinli veya izinsiz reklam taaruzuna uğrayıp her türlü şirin konseptler maskesiyle bilinçaltının ele geçirilmesi ve dolaylı olarak tüketime zorlanması bambaşka bir şey.

Tabiki tükettirmek işin tüketiciyle ilgili bölümü, global makro başarı için lokal mikro başarı ilk adımdır hep batı için, adım adım…

Batının reklamla mikro başarı için bilinçaltlarımızda kurdurttuğu villaların ve yaşadığı toprakların farkında mısınız?

Batıyı gösteren pusula olan reklam bunu yalanlayacaktır ve bize şirince gülümseyecektir, nefsimiz sever bu gülümsemeleri…

Share

Nedir bu insanın eğlenme meyli?

23/11/2009

Bazılarımız dünyamızı oldukça kaotik bulabilir, ama şunu söyleyebiliriz ki, eğer dünyamızda ve evrende yoğun bir kaos olsaydı halen iyi veya kötü yaşayamazdık. Günümüzde, hayatımızdaki birçok sorunu çözebiliyoruz ve aklımızın son sınırlarını kullanmasak bile, aklımızın şu anki sınırlarıyla mevcut kaotik durumların önemlilerinin üstünden gelebiliyoruz. Çözemediğimiz kaotik durumlar bizi bu hayatta zorlasa bile, bizi etkisiz bırakacak ve sonumuzu getirecek seviyede değiller. Örneğin, son yüzyılda yaşanan ekonomik ve politik krizlerin negatif etkileri halen üzerimizde olsa bile, halen yaşamaya kredimiz var ki, bu dünyada nefes alabiliyoruz. Dünyamızda ve evrende tam bir kaos olduğunu söyleyemesek bile, tam bir denge ve olgunluk aşamasında olduğumuzu da söyleyemiyoruz. Acaba dünyamız ve evren zaman çizgisinin neresinde?

Evrenin yapıtaşlarından oluşan insanoğlunun fiziksel yaşamı sonlu ise, evren ve dünyanın da fiziksel olarak bir sonunun olduğu tümevarımını yapabiliyoruz.

Bu tümevarım ile insan yaşam eğrisi ile evren ve dünya yaşam eğrilerinin birbirlerine eş olduğunu görebiliyoruz. Bu eğrinin aşamalarını hatırlarsak:

- Doğum (Başlangıç)

- Olgunlaşma (Gelişme)

- Olgunluk (Denge Durumu)

- Yaşlanma (Gerileme)

- Ölüm (Son)

Doğum – Olgunlaşma ve Yaşlanma – Ölüm periyotlarının en kaotik ve en problemli zaman aşamaları olduğu insan hayatından gözlemlenebilecek bir olgudur. 18 öncesi ve 65 sonrası olarak alabileceğimiz bu yaşam devrelerinde insan psikolojisi uygun bir stabiliteye sahip değildir. Çocukluk, ergenlik ve yaşlılığın getirdiği iletişimsel, zihinsel, duygusal ve motivasyonel problemleri hepimiz yaşamış veya çevremizde gözlemlemişizdir. Olgunluğun ise en dengeli zaman dilimi olduğu yine insan hayatından çıkarılabilecek bir gerçekir.

İlk paragrafta da vardığımız gibi; dünyamızda ve evrende ne tam anlamıyla bir kaos, ne de tam anlamıyla bir denge bulunduğunu düşünüyorsak önümüze iki ihtimal çıkıyor.

Yukarıdaki yaşam eğrisi aşamalarına bakarsak;

Ya Olgunlaşma – Olgunluk arasındayız , ya da Olgunluk – Yaşlanma arasındayız…

Yani; ya denge durumuna doğru gelişiyoruz, ya da denge durumundan geriliyoruz…

Çünkü biliyoruz ki, doğumun hemen sonrası ve ölümün hemen öncesi en kaotik ve problemli evreler, ki biz dünya ve evren olarak şu an o konumda değiliz. Problemlerimiz var, ama bunlar genel olarak yaşam akışını majör boyutta etkilemiyor. Yani Doğum – Olgunlaşma veya Yaşlanma – Ölüm evrelerinde değiliz.

Denge durumunun tarihteki ve gelecekteki zaman çizgisinin neresinde olduğu ise her çağın insanına göre göreceli olacağından, bu konu için ne yorum yaparsak yapalım yanlış olacaktır. Fakat çıkarımlarımızdan şunu biliyoruz ki; günümüz zamanı, dünyamızın ve evrenin ideal denge konumunda bulunmaktan ziyade, denge konumuna yaklaşan veya denge konumundan uzaklaşan bir çizgide bulunuyor gibi gözüküyor. Yani;

Olgunlaşma – Olgunluk arası , ya da Olgunluk – Yaşlanma arası…

Evet, denge dedik ve başlığımızda da “Nedir bu insanın eğlenme meyli?” diye bir soru sorduk.

İnsandan kasıtımız, tabiki günümüz insanı. Eğlenmekten kastımız ise, bilinen ve birincil eğlence türlerinin yanısıra, bir mağazada yeni çıkan bir deodorantın veya kitabın tüketici tarafından alınmasıyla tüketici tarafından duyulan sahiplenme hazzı ve heyecanı bile olabilmektedir.

Evet, “Nedir bu insanın eğlenme meyli?”

Burada yine yazımızın başlarına dönmek gerekiyor. İnsan, dünya ve evrenin yaşam eğrilerinden bahsetmiştik. Doğum – Olgunlaşma periyodunu 18 öncesi olarak almıştık. Bu periyoda dikkat edersek, bu yaştaki insanların eğlenmeye oldukça meyilli olduklarını görmekteyiz.

Peki, 18 öncesi insanlar neden bu kadar eğlenmeye meyillilerdir?

 Bunun cevabına giriş için yine yazımızdan bir alıntı yapıyoruz:

“18 öncesi ve 65 sonrası olarak alabileceğimiz bu yaşam devrelerinde insan psikolojisi uygun bir stabiliteye sahip değildir. Çocukluk, ergenlik ve yaşlılığın getirdiği iletişimsel, zihinsel, duygusal ve motivasyonel problemleri hepimiz yaşamış veya çevremizde gözlemlemişizdir.”

Evet, 18 öncesi insanların bu kadar eğlenmeye meyillerinin olmasının sebebi yaşadıkları iletişimsel, zihinsel, duygusal ve motivasyonel problemlerdir. Benzeri, 65 sonrası için de geçerlidir. Yaşlanma – Ölüm periyodunda da insanın, birçok probleme sahip olmasına rağmen, kısıtlı enerjisiyle bile olsa kendine zaman ayırma ve emekliliğin keyfini sürme isteğinin olması kaçınılmaz bir gerçektir. Bu noktada, 18 öncesinin daha dışadönük eğlence şeklinin yoğunluğuyla, 65 sonrasının daha içedönük eğlence şeklinin yoğunluğunun birbirlerine gerçekte eşit olduğunu düşünmemiz gerekir. Tek fark, eylemlerin dışadönüklüğü ve içedönüklüğüdür.

Öte yandan, günümüz insanı da, yaşam eğrisinde ister denge durumuna doğru gelişiyor olalım, ister denge durumundan geriliyor olalım eğlenmeye ihtiyaç duymaktadır. Fakat buradaki önemli nokta, – gece klübü, yemek, alışveriş, televizyon, internet, oyunlar, hobiler vb. ne türlü eğlenceyi alırsak alalım – eğlencenin dozunun ne olduğudur. Bu dozu belirlemek ve açıklamak da göreceli olduğundan, ne söylersek söyleyelim yanlış olacaktır. Herkesin dünyayı algılaması farklıdır. Eğlenmenin dozunun azamisine yakın mıyız, uzak mıyız bunu açıklayamıyoruz.

Spesifik gruplar olan 18 öncesi ve 65 sonrası insanların, hayatta karşılaştıkları problemler dolayısıyla bu problemleri örtmek veya unutmak maksatıyla “bilinçli veya bilinçsiz” eğlenmeye meyillerinin olması, onların da bir dengeye ulaşma isteğinde olduklarını göstermektedir. Günümüzde ise bu dengeye ulaşmak için birçok olgun insanın da kendilerini mutlu edebilecek aktivitelere ve eğlencelere yöneldiğini gözlemlemekteyiz. Eğlenmenin günümüzdeki dozunu genel olarak yukarıda anlatıldığı gibi açıklayamasak da, bireysel bazdaki eğlenme dozu bu bağlamda gayet gözlemlenebilirdir. Böylelikle, denge prensibiyle gözlemlendiğinde, karşımızda eğlenmeye fazla meyilli olgun bir insan var ise bu bize çelişkili gelebilir, çünkü yazının başındaki yaşam eğrisine göre Olgunluk Evresi denge durumuna tekabül etmektedir ve burada eğlenceye gereksinim asgari düzeydedir.

Buradan iki çıkarım yapabiliriz:

1) Bu olgun insanın üstteki genç ve yaşlı gruplar gibi birçok problemi vardır ve denge için eğlenmeye gereksinim kaçınılmazdır.

2) Bu olgun insanın tecrübesel yaşı biyolojik yaşından daha düşüktür ve o farkı dengelemek için eğlenme gereksinimi kaçınılmazdır.

Sonuçta şu açık ki, dünyamız ve evrende problemler çoğaldıkça o derece eğlenme yoğunluğumuz artacak, öyle bir zaman gelecek ki eğlenme isteği egomuzu kaplayacak ve kendimizin eğlencesinden başka hiçbir şeyi görmeyeceğiz, bu da başkalarını zor duruma sokacak. Dolayısıyla bu süreç yaşam eğrisindeki son kaotik evre, yani Yaşlanma – Ölüm ile sonuçlanacak.

Diğer taraftan, dünyamız ve evrende problemler azaldıkça ve biz dengeye ulaştıkça eğlenmeye daha az ihtiyaç duyacağız, yaşadığımız denge bize barış ve huzuru getirecek. Bu denge şartlarında da tecrübesel yaşı biyolojik yaşından düşük olan insanlar olacak, onlar da azınlık eğlenen grubu oluşturacaklar.

Yaşam eğrisine göre, bu yoğun eğlenme periyodu ilk kaotik evreyle belki de yaşandı ve dengeye doğru gelişiyoruz, belki de dengeden bu yoğun eğlenme periyoduna doğru geriliyoruz ve son kaotik evre için gün sayıyoruz.

Doğum – (ilk kaotik evre) – Olgunlaşma – (gelişme) - Olgunluk(Denge) – (gerileme) - Yaşlanma – (son kaotik evre) - Ölüm

gelişme / gerileme – Hangisindeyiz?

Takdir sizindir ve düşünmek ücretsizdir.

Share

İnsan, doğası gereği serbest olmak ister, serbestliği tattıkça bencilleşir, ama bencil insan pek sevilmez.

16/11/2009

Birçok insan tipi olduğu gibi, bunlardan bir tanesi de bencil insan tipidir. İnsanlar çok farklı koşullarda bencil olarak algılanabilirler. Bunlardan en önemlileri;

1) Sadece kendi çıkarını düşünen ve başkalarının çıkarlarını önemsemeyen ya da yok sayan insanın bencil olarak algılanması

2) Kendisinden yardım istenildiğinde seve seve yardım edebilecek ama o an için bencil bir insandan veya başka birisinden olağan birşey talep eden / olağan bir fırsat kullanan bir insanın “o bencil insanın mantığına göre” bencil olarak algılanması

3) Kendisinden yardım istenildiğinde seve seve yardım edebilecek ama o an için “başkalarından yardım almayı bir yenilgi olarak sayan gururlu bir insandan” veya başka birisinden olağan birşey talep eden / olağan bir fırsat kullanan bir insanın “o gururlu insanın mantığına göre” bencil olarak algılanması

1.madde en doğru bencillik algılaması olarak gözüküyor. 2. ve 3. maddelerdeki bencillik algılamalarını yapan kişiler zaten bencil ve gururlu kişiler olduklarından, olağan birşey talep eden veya olağan bir fırsat kullanan bir insanı dahi kendi subjektiflikleriyle bencil olarak algılayabiliyorlar. Çünkü bu bencil ve gururlu insanların psikolojileri insan tahlil etme yetilerini de hastalıklı bir hale getiriyor, bu da onlarda insanlar hakkında bazı temel ayırımları bile yapamaz hale getirip, önyargılara yol verebiliyor. Kısacası, 2. ve 3. maddelerdeki bencil ve gururlu insanlar normal insanları dahi farkında olmaksızın kendileri gibi görüyorlar.

Yukarıdaki satırlardan da anlaşıldığı gibi, bencillik sadece bencil olmayan insanlar tarafından sevilmeyen bir davranış olmayıp, aynı zamanda bencil, gururlu vb. gibi insanlar tarafından da sevilmeyen bir davranış olarak gözüküyor.

Sonuçta, bencil insan kimse tarafından pek sevilmiyor.

Buraya kadar anlatılanlar birçoğumuzun mutlaka belli bir bilinç seviyesinde yer almaktadır, fakat altı tekrar çizilen bu gerçeğin yazının bundan sonrası için önemli bir anlamı bulunmaktadır, bu yüzden konunun bilincimizin en üst seviyesinde bulunması daha sağlıklı olacaktır.

Evet, başlıkta da geçtiği gibi; “insan, doğası gereği serbest olmak ister” diyoruz. Bunu esasında en iyi anneler bilirler. Dikkat edilirse, bebekler annelerinin kucağında mama verilmedikleri ve bakılmadıkları sürece pek durmak istemezler, gözleri hep dışarıdadır, bir kucak içinde hapsolmayı onlar da pek sevmezler, serbest olmak ve keşfetmek isterler. Bir bebek büyüdükçe serbest olma eğilimi verilen sevgi ile ters orantılıdır. Çevremize baktığımızda, gerçek sevginin verildiği çocuklar ailelerine daha sadıktırlar, çünkü sevgi onları tatmin eder ve gözleri artık dışarı bakmaz ve serbest olmak da istemezler. Bu gerçek sevginin verildiği çocuklar sevgiyi öğrenirler, “sevmeyi de öğrenirler”, etraflarına sevgi saçarlar ve çevre tarafından da sevilirler.

Gerçek sevgiden mahrum bırakılan çocuklarda ise sürekli bir tatminsizlik vardır, bu yüzden de gözleri hep dışarıdadır, bol bol yaramazlık yaparlar, serbestliklerine çok düşkün olurlar. Çünkü onlar için serbest olmak demek daha iyi bir ortama sahip olma şansıdır, kendilerine sevgi öğretilmediği için esasında serbestlikeriyle ne aradıklarını da pek bilmezler, serbestlikleriyle elde ettikleri birçok kazanım ile avunurlar. Bunlar geçici avunumlardır, daha da büyüdükçe bu çocuklar sevgi denilen kavramı dış dünyadan öğrenirler, fakat bu bunu aileden öğrenmek kadar temelli olmayacağından yine tatminsiz olurlar, hayatları boyunca bilinçsiz ve temelsiz bir şekilde sevginin peşinden koşarlar. Bu çocuklara aile tarafından gerçek sevgi verilmediği ve öğretilmediği için “sevmeyi de pek bilmezler”, çok kalp da kırabilirler. Serbestliklerine düşkün bu çocuklar serbestliği tattıkça ve her tecrübeyi yaşadıkça hüsrana uğrarlar ve sevgiye ve huzura ulaşmak için “daha da serbest” olmak isterler, bu da onları bencilleştirir. Serbestliklerinde çok hobileri ve ilgi alanları olur, tüm bunlarda temel olarak bilinçdışlarında huzuru ararlar. Bu ilgi alanlarına istedikleri gibi eğilmeleri için “ortalamadan fazla” para kazanma gereksinimleri olur, bu da onları daha da bencilleştirir. Başarılı olanları vardır, başarılı olamayanları vardır, fakat başarılı olanlarda bencillikleri dolayısıyla çıkarlarını elde etme yolunda pek adalet aranmaz, kısacası bencildirler ve çevresinde kendilerinden çıkar sağlayan insanlar dışındaki kişiler tarafından pek sevilmezler.

Görüldüğü gibi, insanın doğasında bulunan serbest olma eğilimi sevgi ile yatıştırılmadığı zaman ortaya okumuş, akıllı ve halen serbestliğine, egosuna, gururuna ve çıkarlarına öncelik veren koca koca bencil bebekler çıkıyor ve bu bebekler de toplum tarafından pek sevilmiyor. Aile ortamında gerçek sevgiyi almış ve öğrenmiş bebekler ise insanları koşulsuz sevebiliyor, yardımlaşma ve dayanışma yapabiliyor, çevrelerine pozitif enerji saçabiliyor ve toplum tarafından da sevilebiliyorlar.

Daha iyi bir dünya için tek ihtiyacımız olan şey gerçek sevgi…

Zaten yeterince liberal olan dünyamızda liberalizmi ateşli savunan kişilerin bu bakış açısından değerlendirilmesi dileğiyle…

Share

izolegercek.net yayında!

11/11/2009
etiketler:

Uzun zamandır kendimi depresif hissetmiyordum. Bu blogu açmak da enteresandır depresif bir güne denk geldi. Esasında bu durum uzunca bir sürenin birikimi, toplumu veya toplumları ilgilendiren birçok sorun sanki benim özel bir sorunum gibi tüm hayatımı kaplamakta ve bana da rahatsızlık vermekte. Yani, ne yazık ki size bir aşk, aile veya finansal trajedi anlatamayacağım, depresifliğimin tek sebebi bu dünya ve sorunları yaratan sağduyusuz insanları. Bu sağduyusuz insanlar arasında aşikar şekilde görünenleri ve eleştirilenleri de var, bunun yanında, kalabalıkta kaybolan ve aradan size anlamsızca gülümseyenleri de var. Neyse, bunları ilerleyen yazılarda daha iyi tartışabiliriz. 

izolegercek.net’in kurulma amacı, gerçeğe ve gerçeklere ulaşma yolunda önümüzdeki tüm bariyerleri ortadan kaldırarak, yeri geldiğinde kendimizi ve yeri geldiğinde başkalarını tekrar sorgulayarak evrene ve hayata dair geniş kapsamlı bir konu yelpazesinde bir beyin ve kalp çalışması yapmaktır. İkisini birden yapmak tabiki kolay değildir ve ikisinden de biri yapılır genelde, ama biz bu platformda idealini deneyeceğiz , çünkü sağduyu ancak beyinin ve kalbin ortak çalışmasıyla tam olarak varolabiliyor. 

izolegercek.net’de Tanrı’ya, evrene, dünyaya ve evrensel olasılıklarımıza ait her türlü konuyu bulabileceksiniz. Siz sevgili ziyaretçilerimizden site formatı içindeki ve konularımıza ilişkin her türlü yorumu memnuniyetle bekler, uzun soluklu ve derin yazılarda görüşmeyi dileriz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.